Adana şehir merkezinde İşbankası tarafından 1925 yılında Küçüksaaat yerleştirildi. Ve o tarihten sonrada bölgenin, ana caddenin adı Küçüksaat oldu.
* Adana’da Cumhuriyetin ilk yıllarında Tasarruf Bayramı kutlamaları yapılıyor. Vatandaşların kazançlarından bir kısmını biriktirerek ticaret ve sanayi yatırımlarına destek vermeleri isteniyordu.
* Adana’da Milli Mensucat başta olmak üzere yerli sermaye ile fabrikalar kuruldu.
* Adana’da halkın katılımı ile kurulan ve yılarca ekonomiye önemli kazançlar sağlayan fabrikalar ve sanayi kuruluşları son zamanlarda birer birer kapandı veya el değiştirdi.
* Küçüksaat, tarihi önemi ve özelliği ile yine kendi adını taşıyan ana cadde ortasında duruyor.
Adana şehir merkezindeki Çakmak Caddesine açılan yolun kavşak noktasına 1925 yılında kumbaraya benzer Küçüksaat yerleştirildi. Küçüksaat’ın oraya konması İŞ Bankası’nın destekleriyle olmuştu. Küçüksaat yerine konduğu tarihten günümüze kadar geçen zaman içinde Adana şehrinin görünüşü de değişti. Etrafında Osmanlı’dan kalman tarihi konaklar, binalar yıkıldı, yerine beton ve çok katlı binalar yapıldı.
Küçüksaat’ın yerine konduğu yıllarda (1920’lı yılların sonları) fotoğrafı çekildi. İnsanlar yürüyor. Küçüksaat fotoğrafında ana caddede hiçbir motorlu araç görüntüsü de yok. Fotoğrafa dikkatlice bakılırsa insanların başlarında kasket şapkalar var. Ve şalvarları da modaya uygun olarak dikilmiş bir halde.
Asıl cevap aranan soru ise Adana şehir merkezine neden kumbaraya benzer saat yerleştirilmişti!
Adana tarihini araştıranlar bilirler ki Osmanlı’nın son döneminde ekonomik kaynaklar batılı ülkelere geçmişti. Çünkü Osmanlı Devleti ağır bir borç yükü altına girmişti. Madenler, tütün, balık, önemli tarım gelirleri alacaklı durumdaki Avrupalı ülkelere gidiyordu. Cumhuriyet Türkiyesi her alanda ülkenin bağımsızlığını amaçlamıştı.
Adana şehir merkezinde kurulan Tekel, Milli Mensucat, Sümerbank, Çukobirlik gibi fabrikalar yerli sermaye ve işgücü ile kurulmuştu. 1920 ve 30’lu yıllarda okullarda “Tasarruf Bayramı” ve “Yerli malları Kullanma” haftaları ve etkinlikleri düzenleniyordu.
Bütün bu çalışmaların bir hedefi vardı: yabancılara muhtaç olmadan kendi kaynakları ile Türkiye’nin gelişip güçlenmesini kalkınmasını sağlamak. Adana şehir merkezindeki Küçüksaat da vatandaşların kazançlarından bir kısmını tasarruf ederek ülke kalkınmasına kaynak olarak aktarmalarını sağlamak içindi.
Okullarda Tasarruf Bayramı adı altında törenler yapılıyor. İnsanların yerli malları kullanmaları veya satın almaları teşvik ediliyordu. Hatta Adana’daki Atatürk Parkın’da yerli uçak yapımını desteklemek için uçağa benzer bir maket hazırlanmış yöneticiler ve halkın ileri gelenleri bu törene katılarak destekleyici konuşmalar yapmışlardı. Bütün bu çalışmalar elde bulunan az imkanlarla sermayeyi artırmak ve vatandaşın alın teri ile milli ekonomiyi canlandırmak, geliştirmek içindi.
Eğer bir gün Adana şehir merkezine düşerde orada vızır vızır giden arabaların arasında görülen kumbara görüntülü Küçüksaata bakarsanız Osmanlı’dan Cumhuriyete ülkemizin geçirdiği ekonomik gelişmeleri hatırlarsınız.
9 Şubat 2018 Cuma
CAM NEDEN SAYDAMDIR?
Cam şaşılacak derecede basit bir maddedir. Dünyanın her
köşesinde rahatça bulunabilen kum, kuvars ve sodadan meydana gelmiştir. Fakat
camın asıl şaşırtıcı özelliği, ne tam bir sıvı ne de gerçek bir katı oluşudur.
Aslında sıvıya daha yakındır; çünkü atomik yapısındaki düzen, sıvılardaki
rastgele düzeni andırır. Kumların atomlarının kristal yapısı ise
düzgündür.
Katı bir cisimde atomların bir diziliş düzeni vardır. Yani bu diziliş düzeni belli aralıklarla kendini tekrarlar. Camda ise bu özellik yoktur. Çok kuvvetli mikroskoplarla yapılan incelemelerde bile camın yapısında hiçbir kristal oluşumuna rastlanmaz. Arada sırada görülen bazı kristaller ise camdaki kusurlardır.
Cama çok ağdalı bir sıvı diyebiliriz. O kadar ağdalıdır ki normal dış etkenlerde bile şeklini değiştirmez. Bir sıvıda iç sınırlar bulunmadığından camın içinden geçen bir ışık demeti kırılma ve yansımaya uğramaz, doğrudan geçer. Bu nedenle bir cama baktığımızda arkasındakileri olduğu gibi görürüz. Işık sadece camın yüzeyini aşarken hafifçe kırılır.
Cam saydamdır, su da saydamdır, öyleyse donmuş su olan kar taneleri niçin beyazdır ve niçin kar örtüsü saydam değildir. Bir cismin üzerine gelen ışığın tümünü yansıttığında beyaz, hepsini tutup, hiçbirini yansıtmadığında siyah renkle göründüğünü biliyoruz. Cam saydamdır ancak kırıldığında, tuzla buz olduğunda yerdeki küçük cam parçaları yığını beyaz renkte görünür; çünkü her bir cam parçası ışığı değişik yönde geçirmekledir.
Kar tanelerinde de aynı şey söz konusudur. Minik taneler üzerlerine gelen ışığı her yöne gelişigüzel yansıtırlar. Bu nedenle kar taneleri de, kar örtüsü de beyaz renkte görünürler. Benzeri durum tuzda da görülür. Tuz, her biri saydam olan küçük kristallerden oluşmuştur ama bunlardan büyük bir miktar bir kapta bir araya gelince gözümüze beyaz renkte görünürler.
Katı bir cisimde atomların bir diziliş düzeni vardır. Yani bu diziliş düzeni belli aralıklarla kendini tekrarlar. Camda ise bu özellik yoktur. Çok kuvvetli mikroskoplarla yapılan incelemelerde bile camın yapısında hiçbir kristal oluşumuna rastlanmaz. Arada sırada görülen bazı kristaller ise camdaki kusurlardır.
Cama çok ağdalı bir sıvı diyebiliriz. O kadar ağdalıdır ki normal dış etkenlerde bile şeklini değiştirmez. Bir sıvıda iç sınırlar bulunmadığından camın içinden geçen bir ışık demeti kırılma ve yansımaya uğramaz, doğrudan geçer. Bu nedenle bir cama baktığımızda arkasındakileri olduğu gibi görürüz. Işık sadece camın yüzeyini aşarken hafifçe kırılır.
Cam saydamdır, su da saydamdır, öyleyse donmuş su olan kar taneleri niçin beyazdır ve niçin kar örtüsü saydam değildir. Bir cismin üzerine gelen ışığın tümünü yansıttığında beyaz, hepsini tutup, hiçbirini yansıtmadığında siyah renkle göründüğünü biliyoruz. Cam saydamdır ancak kırıldığında, tuzla buz olduğunda yerdeki küçük cam parçaları yığını beyaz renkte görünür; çünkü her bir cam parçası ışığı değişik yönde geçirmekledir.
Kar tanelerinde de aynı şey söz konusudur. Minik taneler üzerlerine gelen ışığı her yöne gelişigüzel yansıtırlar. Bu nedenle kar taneleri de, kar örtüsü de beyaz renkte görünürler. Benzeri durum tuzda da görülür. Tuz, her biri saydam olan küçük kristallerden oluşmuştur ama bunlardan büyük bir miktar bir kapta bir araya gelince gözümüze beyaz renkte görünürler.
BAŞKALARININ AKLINDAN GEÇENLERİ OKUYABİLİR MİYİZ?
Bazı beyin hücreleri başkalarının aklından geçenleri okumamızı
sağlıyor. DNA’ların biyolojinin yapıtaşlarını oluşturması gibi bu ‘ayna’
hücreler de psikolojinin yapıtaşlarını oluşturuyor. Çocuk, annesi eline bir
oyuncak alıp yanına oturunca gülümser; çünkü bilir ki annesi onunla
oynayacaktır.
Erkek, şiddetli bir tartışmadan sonra karısının araba anahtarlarını alıp çıktığını görünce irkilir; çünkü karısının bu kez gerçekten onu terkettiğini anlar. Hastabakıcı, serum takmak için yaşlı hastasının damarını ararken rahat değildir, çünkü iğnenin, hastasının canını acıttığını bilir.
Bütün bu insanlar, karşılarındakinin ne düşündüğünü nereden biliyorlar?
Onların duygu ve düşüncelerini nasıl okuyorlar?
Çocuk niçin annesinin evi terkedeceğini, erkek ise karısının onunla oyun oynayacağını düşünmez?
Başkalarının aklından geçenleri ‘’okumayı’’, herkeste bulunması gereken doğal bir yetenek olarak ele alırız. Ne var ki psikologlar, felsefeciler ve sinirbilimciler insanların, karşısındakilerin davranışlarından anlam çıkartma, duygularını okuma yeteneğinin altında henüz gizini koruyan bir yön bulunduğunu düşünüyor.
Son günlerde İtalyan sinirbilimcilerinden oluşan bir ekip bu doğrultuda çok önemli bir adım attılar. Parma Üniversitesi’nden Vittorio Gallase, Giacomo Rizzolatti ve meslektaşları, düşünceleri okuma bağlamında yürüttükleri çalışmalarda yepyeni bir sınıf nöron tespit ettiler. Bu nöronların harekete geçmesi için kişinin spesifik bir işi gerçekleştirmesi gerekiyor.
Nöronlar, başka bir yönleri ile daha ilgi çekiyor. Nöronlar bir başkası da aynı işi yaptığında faaliyete geçiyor. Bilim adamları bu son özelliklerinden dolayı bunlara ‘’ayna’’ adını verdi, çünkü nöronlar diğer insanların davranışlarını olduğu gibi yansıtıyor veya simüle ediyordu.
Bugün pek çok sinirbilimci, aralarında insanların da olduğu gelişmiş primatlarda bu nöronların başkalarının niyetlerini anlama konusunda çok belirleyici bir rol oynadığını düşünüyor. Gallese, ‘’Ayna nöronlar toplumsal yeteneklerimizi açıklayan mozaiğin çok önemli bir parçası olabilir’’diye konuşuyor.
California Üniversitesi’nden Vilayanur Ramachandran, işi daha da ileri götürerek, ayna nöronların, insanın evrimine de ışık tuttuğuna inanıyor. Dil ve kültür konusu başta olmak üzere insan olmanın temelinde bu nöronların yattığını ileri süren Ramachandran şöyle konuşuyor: ‘’DNA’lar biyoloji için ne anlama geliyorsa ayna nöronlar da psikoloji için aynı anlama geliyor. Bunlar birleştirici bir çerçeve oluşturmakla kalmıyor, aynı zamanda bugüne dek bilinmezliğini korumuş olan pek çok zihinsel yeteneği açıklamaya yarıyor.’’
Gallase ve ekibi, 1990’lı yılların başlarında, makak maymunlarının beyinlerindeki nöronların faaliyetlerini kaydetmeye başladığında neye soyunmuş olduklarını bilmiyorlardı. Maymunların beyinlerinde, adına F5 dedikleri bölgedeki sinir hücrelerinin yaydığı sinyalleri izlemekle işe başladılar. F5, planlama ve hareketten sorumlu premotor korteks adı verilen geniş bölgenin bir kısmını oluşturur.
Birkaç yıl önce aynı bilim adamları F5’deki nöronların, hayvanların belirli bir amaca yönelik davranışlarda bulundukları zaman tetiklendiğini keşfetmişlerdi. Bunlar genellikle, nesneleri tutup kaldırmak, ısırmak gibi el ve ağız yoluyla gerçekleştirilen davranışlardı.
F5 hakkında daha fazla bilgi toplamak isteyen bilim adamları, maymunlara kuru üzüm, elma dilimi, kâğıt ataşı, küp ve küre şeklinde nesneleri sundular. Çok geçmeden ilginç bir olaya tanık oldular. Deneyi yapan kişinin eliyle bir nesneyi tutup, kendisine yaklaştırmasını izleyen maymunun beyninde bir grup F5 nöronunun devreye girdiği görüldü.
Fakat aynı maymun bir tepsinin içinde aynı nesneyi gördüğü zaman hiçbir değişiklik olmadı. Maymunun kendisi nesneyi tutup kaldırdığı zaman aynı nöronlar harekete geçti. Böylece anlaşıldı ki bu nöronların görevi spesifik bir nesneyi tanımak değil.
Tüm Nöronlar İşbaşında. Nöronlar, reaksiyon gösterdikleri konu üzerinde epey telaşlı bir görünüm sergiler. Deneyi yapanın eliyle kuru üzümü tepsiden alması üzerine harekete geçen nöronlar, deneyi yapanın bu üzümü parmağı ile açtığı çukura bırakması karşısında herhangi bir reaksiyon vermez.
Aynı nöronlar deneyi yapanın eline bir elma dilimi almasıyla yine tetiklenir, ancak dilimi tepsiye bırakmasıyla hareket durur. Ancak daha önemlisi, maymun işi kendisi yaptığı zaman tetiklenen nöron ile aynı işi yapan insanı izleyen maymunun beyninde tetiklenen nöronun aynı olması.
Böylece beyindeki motor sisteminin yalnızca hareketleri kontrol etmediği, aynı zamanda başkalarının da hareketlerini okuduğu anlaşılmış oldu. 1998 yılında Gallase, Tucson Arizona’da ‘’Bilinç Bilimi” isimli bir konferansta ayna nöronlar konusunda bir konuşma yaptı.
Arizona Üniversitesi’nden felsefeci Alvin Goldman, bu konuşmayı ilgiyle izledi. Daha sonra Gallase’a yaklaşan Goldman, akıldan geçenleri okuyan hücreler konusunda görüş alışverişinde bulundu. Goldman Gallase’ın akıl-okuma konusunun felsefi boyutu hakkında fazla bilgi sahibi olmadığını gördü.
Akıl-okuma veya akıl teorisi, tüm sağlıklı insanların sahip olduğu bir yetenektir.
İnsanların en yetenekli olduğu konu özellikle, başkalarının spesifik zihinsel durumunu yansıtma doğrultusundadır. Bunlar, başkasını ağlarken görmek ve onun üzüntülü olduğunu anlamak gibi basit duygusal durumların yanı sıra, daha karmaşık zihinsel durumlar olabilir.
Bir anne bebeğini kaybettiği zaman diğer annelerin boğazı düğümlenir. Bir arkadaşınızın eşi tarafından aldatıldığını duyduğunuz zaman üzüntüsünü ve öfkesini paylaşırsınız. Şempanzeler gibi diğer primatların da diğerlerinin zihninden geçenleri okuyup okumadığı konusunda sert tartışmalar henüz sürüyor.
İnsanlar söz konusu olduğunda, herkes, zihin okuma yeteneğinin hüküm sürmekte olduğunu bilir, ancak bunun nasıl olduğu konusunda çok az şey bilinir. Bir teoriye (bazıları teori teorisi olarak adlandırır) göre insanlar, başkalarının yaptıklarını nasıl yaptığı konusunda sağduyuya dayanan varsayımlar geliştirir. Fizikçilerin izlenebilir olayları açıklamakta yasa ve kurallardan yararlanması gibi, insanlar da başkalarının davranışlarını açıklamakta deneyimlerinden yararlanır.
Goldman gibi felsefecilerin savunduğu bir başka teori simül asyonu ön plana çıkartır. Simülasyon teorisi denen bu teoriye göre insanlar başkalarının aklından geçenleri anlamak için başkalarının düşüncelerine, duygularına ve davranışlarına öykünür. Özetle kendilerini başkalarının yerine koyar.
Ayna nöronlarının keşfi ile bu teori arasında çok büyük uyum vardır. Bu nöronların zihin okuma yeteneği ile yakından ilgili olup olmadığı konusunda kuşkular giderek güçlenirken, insanlarda ayna nöronlarının olup olmadığı sorusu daha fazla bilim adamının aklını kurcalamaya başladı.
Ancak bu konuyu aydınlığa kavuşturmak çok kolay değil, çünkü insanlar beyinlerine elektrotlar bağlanmasına pek sıcak bakmıyor. Bu bilim adına bile olsa. İtalya’da, Ferrara Üniversitesi’nden Luciano Fadiga, insanlarda da maymun beyinlerinde olduğu gibi böyle bir sistem olduğuna ilişkin bazı ipuçları elde eden ilk bilim adamı.
Bunun için deneklerin elindeki spesifik kasların nasıl hareket ettiğini inceledi. Deneyin sonunda beyinde bir ayna sisteminin bulunduğunu ortaya çıkarttı ancak bunun yeri hakkında herhangi bir bilgi elde edemedi.
Bunu bazı beyin görüntüleme çalışmaları izledi. Önce Los Angeles Güney California Üniversitesi’nden Scott Grafton, Rizzolatti ile birlikte beynin temporal sulkus ve broca bölgesinde hareketlilik olduğunu ortaya çıkarttı. Los Angeles Tıp Fakültesi’nden Marco Iacoboni de broca bölgesinin etkin olduğunu teyit etti.
Broca bölgesinin keşfi beraberinde yeni soruları da getirdi. Önce maymunlardaki F5 bölgesi, insanlardaki broca bölgesine denk düşüyor. Ancak F5 yalnızca el hareketlerine odaklıyken, broca bölgesi eskiden beri konuşma ile ilgili bir bölge olarak biliniyordu.
Bu durumda ayna sistemi ile lisan arasında ne gibi bir bağlantı olduğu konusu gündeme geldi. Başka bir deyişle zihin okuma ve lisan arasındaki ilişki araştırılmaya başlandı. Rizzolatti ve Arbib, ayna nöronlarının ‘’eylem’’ile ‘’haberleşme’’arasındaki açıklığı kapattığını ileri sürüyor.
Aktör ve izleyici arasındaki ilişki zaman içinde gelişerek mesaj alışverişine dönüşür. Tüm haberleşme şekillerinde mesajı alan ile veren arasında ortak bir anlaşma ortamı bulunmalıdır. Rizzolatti ve Arbib, ayna nöronlarının bu görevi yerine getirdiğini ileri sürüyor.
Bilim adamları, maymunlardaki eylem tanıma ve eylem üretme merkezlerini birleştiren bölgenin, insanlardaki konuşma üretimi ile ilgili bölgeye denk gelmesinin bir rastlantı olmadığını söylüyor. Rizzolatti ve Arbib’e göre insanlarda konuşma yeteneğinin gelişmesi, broca bölgesinin maymunlardaki versiyonu olan F5 bölgesinin ayna mekanizması ile donatılması ile mümkün oldu.
Bu görüşe göre haberleşme ve bunun sonucunda konuşmanın gelişimi, başkalarının eylemlerini tanıma ve algılama yeteneğinin gelişmesine bağlı. Arbib, önce işaretlere dayalı kaba bir haberleşme şeklinin oluştuğuna, daha sonra bunun gelişerek konuşmaya dönüştüğüne inanıyor.
Ramachandran, ayna nöronlarının sanıldığından daha büyük işlevleri olduğuna dikkat çekiyor. Bilim adamına göre bu ilgi çekici sinir hücreleri lisan ve el hareketleri arasındaki yitik halkayı tamamlamakla kalmıyor, aynı zamanda insanlarda öğrenme, algılama, genel anlamda kültürün oluşumuna ışık tutuyor.
İnsan beyni, tam boyutlarına 150.000 yıl önce erişmekle birlikte, alet kullanma, sanat ve matematik gibi konularda becerilerini 40.000 yıl önce elde etti. Ramachandran’a göre, bunların ortaya çıkmasındaki en büyük etmen, ayna sistemleri. Bu sistemler her şeyi açıklamakta yetersiz kalmakla birlikte, açıklamakta zorlandığımız pek çok konunun temelini oluşturuyor.
Erkek, şiddetli bir tartışmadan sonra karısının araba anahtarlarını alıp çıktığını görünce irkilir; çünkü karısının bu kez gerçekten onu terkettiğini anlar. Hastabakıcı, serum takmak için yaşlı hastasının damarını ararken rahat değildir, çünkü iğnenin, hastasının canını acıttığını bilir.
Bütün bu insanlar, karşılarındakinin ne düşündüğünü nereden biliyorlar?
Onların duygu ve düşüncelerini nasıl okuyorlar?
Çocuk niçin annesinin evi terkedeceğini, erkek ise karısının onunla oyun oynayacağını düşünmez?
Başkalarının aklından geçenleri ‘’okumayı’’, herkeste bulunması gereken doğal bir yetenek olarak ele alırız. Ne var ki psikologlar, felsefeciler ve sinirbilimciler insanların, karşısındakilerin davranışlarından anlam çıkartma, duygularını okuma yeteneğinin altında henüz gizini koruyan bir yön bulunduğunu düşünüyor.
Son günlerde İtalyan sinirbilimcilerinden oluşan bir ekip bu doğrultuda çok önemli bir adım attılar. Parma Üniversitesi’nden Vittorio Gallase, Giacomo Rizzolatti ve meslektaşları, düşünceleri okuma bağlamında yürüttükleri çalışmalarda yepyeni bir sınıf nöron tespit ettiler. Bu nöronların harekete geçmesi için kişinin spesifik bir işi gerçekleştirmesi gerekiyor.
Nöronlar, başka bir yönleri ile daha ilgi çekiyor. Nöronlar bir başkası da aynı işi yaptığında faaliyete geçiyor. Bilim adamları bu son özelliklerinden dolayı bunlara ‘’ayna’’ adını verdi, çünkü nöronlar diğer insanların davranışlarını olduğu gibi yansıtıyor veya simüle ediyordu.
Bugün pek çok sinirbilimci, aralarında insanların da olduğu gelişmiş primatlarda bu nöronların başkalarının niyetlerini anlama konusunda çok belirleyici bir rol oynadığını düşünüyor. Gallese, ‘’Ayna nöronlar toplumsal yeteneklerimizi açıklayan mozaiğin çok önemli bir parçası olabilir’’diye konuşuyor.
California Üniversitesi’nden Vilayanur Ramachandran, işi daha da ileri götürerek, ayna nöronların, insanın evrimine de ışık tuttuğuna inanıyor. Dil ve kültür konusu başta olmak üzere insan olmanın temelinde bu nöronların yattığını ileri süren Ramachandran şöyle konuşuyor: ‘’DNA’lar biyoloji için ne anlama geliyorsa ayna nöronlar da psikoloji için aynı anlama geliyor. Bunlar birleştirici bir çerçeve oluşturmakla kalmıyor, aynı zamanda bugüne dek bilinmezliğini korumuş olan pek çok zihinsel yeteneği açıklamaya yarıyor.’’
Gallase ve ekibi, 1990’lı yılların başlarında, makak maymunlarının beyinlerindeki nöronların faaliyetlerini kaydetmeye başladığında neye soyunmuş olduklarını bilmiyorlardı. Maymunların beyinlerinde, adına F5 dedikleri bölgedeki sinir hücrelerinin yaydığı sinyalleri izlemekle işe başladılar. F5, planlama ve hareketten sorumlu premotor korteks adı verilen geniş bölgenin bir kısmını oluşturur.
Birkaç yıl önce aynı bilim adamları F5’deki nöronların, hayvanların belirli bir amaca yönelik davranışlarda bulundukları zaman tetiklendiğini keşfetmişlerdi. Bunlar genellikle, nesneleri tutup kaldırmak, ısırmak gibi el ve ağız yoluyla gerçekleştirilen davranışlardı.
F5 hakkında daha fazla bilgi toplamak isteyen bilim adamları, maymunlara kuru üzüm, elma dilimi, kâğıt ataşı, küp ve küre şeklinde nesneleri sundular. Çok geçmeden ilginç bir olaya tanık oldular. Deneyi yapan kişinin eliyle bir nesneyi tutup, kendisine yaklaştırmasını izleyen maymunun beyninde bir grup F5 nöronunun devreye girdiği görüldü.
Fakat aynı maymun bir tepsinin içinde aynı nesneyi gördüğü zaman hiçbir değişiklik olmadı. Maymunun kendisi nesneyi tutup kaldırdığı zaman aynı nöronlar harekete geçti. Böylece anlaşıldı ki bu nöronların görevi spesifik bir nesneyi tanımak değil.
Tüm Nöronlar İşbaşında. Nöronlar, reaksiyon gösterdikleri konu üzerinde epey telaşlı bir görünüm sergiler. Deneyi yapanın eliyle kuru üzümü tepsiden alması üzerine harekete geçen nöronlar, deneyi yapanın bu üzümü parmağı ile açtığı çukura bırakması karşısında herhangi bir reaksiyon vermez.
Aynı nöronlar deneyi yapanın eline bir elma dilimi almasıyla yine tetiklenir, ancak dilimi tepsiye bırakmasıyla hareket durur. Ancak daha önemlisi, maymun işi kendisi yaptığı zaman tetiklenen nöron ile aynı işi yapan insanı izleyen maymunun beyninde tetiklenen nöronun aynı olması.
Böylece beyindeki motor sisteminin yalnızca hareketleri kontrol etmediği, aynı zamanda başkalarının da hareketlerini okuduğu anlaşılmış oldu. 1998 yılında Gallase, Tucson Arizona’da ‘’Bilinç Bilimi” isimli bir konferansta ayna nöronlar konusunda bir konuşma yaptı.
Arizona Üniversitesi’nden felsefeci Alvin Goldman, bu konuşmayı ilgiyle izledi. Daha sonra Gallase’a yaklaşan Goldman, akıldan geçenleri okuyan hücreler konusunda görüş alışverişinde bulundu. Goldman Gallase’ın akıl-okuma konusunun felsefi boyutu hakkında fazla bilgi sahibi olmadığını gördü.
Akıl-okuma veya akıl teorisi, tüm sağlıklı insanların sahip olduğu bir yetenektir.
İnsanların en yetenekli olduğu konu özellikle, başkalarının spesifik zihinsel durumunu yansıtma doğrultusundadır. Bunlar, başkasını ağlarken görmek ve onun üzüntülü olduğunu anlamak gibi basit duygusal durumların yanı sıra, daha karmaşık zihinsel durumlar olabilir.
Bir anne bebeğini kaybettiği zaman diğer annelerin boğazı düğümlenir. Bir arkadaşınızın eşi tarafından aldatıldığını duyduğunuz zaman üzüntüsünü ve öfkesini paylaşırsınız. Şempanzeler gibi diğer primatların da diğerlerinin zihninden geçenleri okuyup okumadığı konusunda sert tartışmalar henüz sürüyor.
İnsanlar söz konusu olduğunda, herkes, zihin okuma yeteneğinin hüküm sürmekte olduğunu bilir, ancak bunun nasıl olduğu konusunda çok az şey bilinir. Bir teoriye (bazıları teori teorisi olarak adlandırır) göre insanlar, başkalarının yaptıklarını nasıl yaptığı konusunda sağduyuya dayanan varsayımlar geliştirir. Fizikçilerin izlenebilir olayları açıklamakta yasa ve kurallardan yararlanması gibi, insanlar da başkalarının davranışlarını açıklamakta deneyimlerinden yararlanır.
Goldman gibi felsefecilerin savunduğu bir başka teori simül asyonu ön plana çıkartır. Simülasyon teorisi denen bu teoriye göre insanlar başkalarının aklından geçenleri anlamak için başkalarının düşüncelerine, duygularına ve davranışlarına öykünür. Özetle kendilerini başkalarının yerine koyar.
Ayna nöronlarının keşfi ile bu teori arasında çok büyük uyum vardır. Bu nöronların zihin okuma yeteneği ile yakından ilgili olup olmadığı konusunda kuşkular giderek güçlenirken, insanlarda ayna nöronlarının olup olmadığı sorusu daha fazla bilim adamının aklını kurcalamaya başladı.
Ancak bu konuyu aydınlığa kavuşturmak çok kolay değil, çünkü insanlar beyinlerine elektrotlar bağlanmasına pek sıcak bakmıyor. Bu bilim adına bile olsa. İtalya’da, Ferrara Üniversitesi’nden Luciano Fadiga, insanlarda da maymun beyinlerinde olduğu gibi böyle bir sistem olduğuna ilişkin bazı ipuçları elde eden ilk bilim adamı.
Bunun için deneklerin elindeki spesifik kasların nasıl hareket ettiğini inceledi. Deneyin sonunda beyinde bir ayna sisteminin bulunduğunu ortaya çıkarttı ancak bunun yeri hakkında herhangi bir bilgi elde edemedi.
Bunu bazı beyin görüntüleme çalışmaları izledi. Önce Los Angeles Güney California Üniversitesi’nden Scott Grafton, Rizzolatti ile birlikte beynin temporal sulkus ve broca bölgesinde hareketlilik olduğunu ortaya çıkarttı. Los Angeles Tıp Fakültesi’nden Marco Iacoboni de broca bölgesinin etkin olduğunu teyit etti.
Broca bölgesinin keşfi beraberinde yeni soruları da getirdi. Önce maymunlardaki F5 bölgesi, insanlardaki broca bölgesine denk düşüyor. Ancak F5 yalnızca el hareketlerine odaklıyken, broca bölgesi eskiden beri konuşma ile ilgili bir bölge olarak biliniyordu.
Bu durumda ayna sistemi ile lisan arasında ne gibi bir bağlantı olduğu konusu gündeme geldi. Başka bir deyişle zihin okuma ve lisan arasındaki ilişki araştırılmaya başlandı. Rizzolatti ve Arbib, ayna nöronlarının ‘’eylem’’ile ‘’haberleşme’’arasındaki açıklığı kapattığını ileri sürüyor.
Aktör ve izleyici arasındaki ilişki zaman içinde gelişerek mesaj alışverişine dönüşür. Tüm haberleşme şekillerinde mesajı alan ile veren arasında ortak bir anlaşma ortamı bulunmalıdır. Rizzolatti ve Arbib, ayna nöronlarının bu görevi yerine getirdiğini ileri sürüyor.
Bilim adamları, maymunlardaki eylem tanıma ve eylem üretme merkezlerini birleştiren bölgenin, insanlardaki konuşma üretimi ile ilgili bölgeye denk gelmesinin bir rastlantı olmadığını söylüyor. Rizzolatti ve Arbib’e göre insanlarda konuşma yeteneğinin gelişmesi, broca bölgesinin maymunlardaki versiyonu olan F5 bölgesinin ayna mekanizması ile donatılması ile mümkün oldu.
Bu görüşe göre haberleşme ve bunun sonucunda konuşmanın gelişimi, başkalarının eylemlerini tanıma ve algılama yeteneğinin gelişmesine bağlı. Arbib, önce işaretlere dayalı kaba bir haberleşme şeklinin oluştuğuna, daha sonra bunun gelişerek konuşmaya dönüştüğüne inanıyor.
Ramachandran, ayna nöronlarının sanıldığından daha büyük işlevleri olduğuna dikkat çekiyor. Bilim adamına göre bu ilgi çekici sinir hücreleri lisan ve el hareketleri arasındaki yitik halkayı tamamlamakla kalmıyor, aynı zamanda insanlarda öğrenme, algılama, genel anlamda kültürün oluşumuna ışık tutuyor.
İnsan beyni, tam boyutlarına 150.000 yıl önce erişmekle birlikte, alet kullanma, sanat ve matematik gibi konularda becerilerini 40.000 yıl önce elde etti. Ramachandran’a göre, bunların ortaya çıkmasındaki en büyük etmen, ayna sistemleri. Bu sistemler her şeyi açıklamakta yetersiz kalmakla birlikte, açıklamakta zorlandığımız pek çok konunun temelini oluşturuyor.
1 GÜN NEDEN 24 SAATTİR?
Bu sorunun acayip bir cevabı yok. Çünkü gerçek cevabı kimse
bilmiyor. Bilinen, günü 24'e bölmenin çok ama çok eski bir gelenek
olduğu.
Tarihi kısmen de olsa yazılı kaynaklara dayanan iki uygarlık, eski Mısır ve Hint uygarlıklarında günün 12 ve gecenin 12'ye, yani bir tam günün 24'e bölündüğü biliniyor. Bunun sebebi hakkında bir sürü spekülasyon var, bu iki uygarlık onlu bir sayı sistemi yerine neden 12'li sistemi kullandı acaba? Sebebi ne olursa olsun, tarihi gelenek bu ve aynı alışkanlığın Mısır ve Hint'ten diğer uygarlıklara da geçtiği, bilinen en eski güneş saatlerinin bile zamanı 12'lik dilimlerle ölçtüğü bir gerçek.
Bir tam günün 24 saat olmasına resmen karar verilen an ise Ekim 1884'te ABD'nin başkenti Washington DC'de yapılan 'Uluslararası Boylam Konferansı' olmuş. Bu konferansta hem Londra yakınlarında Greenwich'in 0 boylamı olmasına hem de dünyanın kendi etrafında attığı bir tam turun 24 saat olmasına karar verilmiş. Bu kararı resmen ilk uygulayan ülke ise 1886'dan itibaren İtalya olmuş.
Tarihi kısmen de olsa yazılı kaynaklara dayanan iki uygarlık, eski Mısır ve Hint uygarlıklarında günün 12 ve gecenin 12'ye, yani bir tam günün 24'e bölündüğü biliniyor. Bunun sebebi hakkında bir sürü spekülasyon var, bu iki uygarlık onlu bir sayı sistemi yerine neden 12'li sistemi kullandı acaba? Sebebi ne olursa olsun, tarihi gelenek bu ve aynı alışkanlığın Mısır ve Hint'ten diğer uygarlıklara da geçtiği, bilinen en eski güneş saatlerinin bile zamanı 12'lik dilimlerle ölçtüğü bir gerçek.
Bir tam günün 24 saat olmasına resmen karar verilen an ise Ekim 1884'te ABD'nin başkenti Washington DC'de yapılan 'Uluslararası Boylam Konferansı' olmuş. Bu konferansta hem Londra yakınlarında Greenwich'in 0 boylamı olmasına hem de dünyanın kendi etrafında attığı bir tam turun 24 saat olmasına karar verilmiş. Bu kararı resmen ilk uygulayan ülke ise 1886'dan itibaren İtalya olmuş.
BAROMETRE NEDİR? NASIL ÇALIŞIR?
Evangelista Torricelli 15 Ekim 1608′de İtalyanın Feanza şehrinde
doğdu, 5 Ekim 1647 in Floransa’da öldü. Açık hava basıncı üzerine yaptığı
deneyleriyle tanınan ünlü İtalyan fizik ve matematik bilginidir.
Çocukluğunda matematiğe olan merakıyla dikkatleri çekti. 1627′de Roma’ya giderek, hidrolik biliminin kurucusu ve Galilei’nin talebesi olan Benedetto Castelli ile birlikte çalıştı.
1641′de Galilei ile mektuplaşmaya başladı. Aynı sene, Castelli nin tavsiyesi üzerine Galile, Torricelli’yi Tuscany’ye davet etti. Galile ile görüştükten birkaç hafta sonra, Galilei ölünce, Tuscany büyük dükü Torricelli’yi onun makamına tayin etti.
1644 yılında geometri ve mekanik üzerinde bir kitap yayınladı. Matematik sahasında mühim bir boşluğu dolduran bu kitapta aynı zamanda Galile’nin mekanik üzerindeki ilk çalışması, birbirine bağlı cisimlerin ortak ağırlık merkezleri aşağıya doğru hareket ederken, ani hareket edebilecekleri prensibi bir neticeye bağlanıyordu.
Torricelli, suyun yerine, ondan on üç buçuk defa daha ağır olan civayı (sıvı maden) koymayı akıl etti, bu sayede sütunun yüksekliği aynı oranda kısalmış oldu. Böylece Torricelli ilk barometreyi gerçekleştirdi; bir ucu tıkalı ve içi civa dolu cam bir boru.
Bu boru başaşağı çevrilip açık ucu gene civayla dolu bir küvete daldırılır. Borudaki civanın bir kısmı küvete akar ve civa sütunu borunun içinde aşağı yukarı 760 milimetreye kadar iner. O zaman civanın ağırlığı, atmosfer basıncı ile eşdeğer olur.
Basınçtan faydalanarak, civa doldurulmuş tüplerle yaptığı deneyler neticesinde, deniz seviyesinde 1cm²ye düşen basıncı 1033 gr/cm² olarak tespit etti. Geometri ve mekanik alanındaki fikirlerini ise ilk önceleri kimse önemsemedi. Torricelli aynı zamanda hocası Galile’nin teleskobunu ve kendi mikroskobunu geliştirmeye uğraştı.
1643 Torricelli, hava basıncını ölçmek için şimdi cıvalı barometre denilen cihaz icat etti.
Aynı dönemde, Blaise Pascal, yükselti’yi ölçmek için barometreden yararlanmayı düşündü. Atmosferin ağırlığı, borunun içindeki civanın yüksekliğini belirlediğine göre, bu yükseklik, bir dağın tepesinde azalacaktır; dağın tepesinde, hava tabakasının yüksekliği deniz düzeyine göre daha az olduğundan ağırlığı da daha az olacaktır.
Buna göre civa sütununun yüksekliği, hangi yükseltide bulunduğumuzu gösterir: altimetre’nin (yükseltiölçer) esası budur.
Daha sonra, atmosferdeki değişmelerin, atmosfer ağırlığını azaltıp çoğaltmakla civa sütununun yüksekliğini değiştirdiği anlaşıldı. Böylece barometre işaretlerine bakılarak hava değişikliği’nin tahmini öğrenilmiş oldu; buna göre deniz düzeyinde, 760 milimetre yükseklikteki civa, «güzel hava» belirtisidir. Atmosfer basıncı, havası boşaltılmış kutular olan madeni barometre’lerle de ölçülebilir.
Nasıl Çalışır?
Tekerlekli Barometre Çalışma Diyagramı
Artan hava basıncı civa sütununu hareket ettirir ve sol kolda yükselmesini sağlar. Bu esnada sağ koldaki civa seviyesi de düşer. Çok az hafif olan ağırlık civa üzerinde yüzer ve onunla beraber yükselir. Ağırlık ve karşı ağırlığa bağlı ip ve makara aynı bir palanga düzeneği gibi çalışır ve birlikte hareket derler. Hava basıncı yükseldikçe denge bozulur ve civa yükselir, hava basıncı düştükçe yine denge bozulur ve civa seviyesi alçalır. Bu sayede net ve kesin bir ölçüm yapılır.
Çubuk Barometre
Çubuk barometrenin çalışma prensibi çok basittir. Açık olan sağ hazneye uygulanan hava basıncı deniz seviyesinde en yüksek basıncı alır ve sol koldaki akışkan seviyesi artar. Sol koldaki boşluk mutlaka vakum olmalıdır. Orada eğer bir gaz olursa, sıkıştıkça basıncı yükselir ve itmeye başlar. Bu da ölçümün gerçek değerinin altında gözükerek yanlış çıkmasına neden olur.
Aneroid Barometre
Vakum kapsülü ‘a’ hava basıncı değişimiyle çok ufak ilerlemeyle ‘b’ yayına hareketi taşır. Ufak bir kaldıraç olan ‘c’ , bu hareketi kuvvetlendirerek ufak zincir ‘d’ aracılığıyla ‘e’ makarasına iletir. Makara üzerine konumlanmış ‘f’ gösterge çubuğu ve ‘g’ dengeleyicisi sayesinde en doğru sonucu gösterir.
Çocukluğunda matematiğe olan merakıyla dikkatleri çekti. 1627′de Roma’ya giderek, hidrolik biliminin kurucusu ve Galilei’nin talebesi olan Benedetto Castelli ile birlikte çalıştı.
1641′de Galilei ile mektuplaşmaya başladı. Aynı sene, Castelli nin tavsiyesi üzerine Galile, Torricelli’yi Tuscany’ye davet etti. Galile ile görüştükten birkaç hafta sonra, Galilei ölünce, Tuscany büyük dükü Torricelli’yi onun makamına tayin etti.
1644 yılında geometri ve mekanik üzerinde bir kitap yayınladı. Matematik sahasında mühim bir boşluğu dolduran bu kitapta aynı zamanda Galile’nin mekanik üzerindeki ilk çalışması, birbirine bağlı cisimlerin ortak ağırlık merkezleri aşağıya doğru hareket ederken, ani hareket edebilecekleri prensibi bir neticeye bağlanıyordu.
Torricelli, suyun yerine, ondan on üç buçuk defa daha ağır olan civayı (sıvı maden) koymayı akıl etti, bu sayede sütunun yüksekliği aynı oranda kısalmış oldu. Böylece Torricelli ilk barometreyi gerçekleştirdi; bir ucu tıkalı ve içi civa dolu cam bir boru.
Bu boru başaşağı çevrilip açık ucu gene civayla dolu bir küvete daldırılır. Borudaki civanın bir kısmı küvete akar ve civa sütunu borunun içinde aşağı yukarı 760 milimetreye kadar iner. O zaman civanın ağırlığı, atmosfer basıncı ile eşdeğer olur.
Basınçtan faydalanarak, civa doldurulmuş tüplerle yaptığı deneyler neticesinde, deniz seviyesinde 1cm²ye düşen basıncı 1033 gr/cm² olarak tespit etti. Geometri ve mekanik alanındaki fikirlerini ise ilk önceleri kimse önemsemedi. Torricelli aynı zamanda hocası Galile’nin teleskobunu ve kendi mikroskobunu geliştirmeye uğraştı.
1643 Torricelli, hava basıncını ölçmek için şimdi cıvalı barometre denilen cihaz icat etti.
Aynı dönemde, Blaise Pascal, yükselti’yi ölçmek için barometreden yararlanmayı düşündü. Atmosferin ağırlığı, borunun içindeki civanın yüksekliğini belirlediğine göre, bu yükseklik, bir dağın tepesinde azalacaktır; dağın tepesinde, hava tabakasının yüksekliği deniz düzeyine göre daha az olduğundan ağırlığı da daha az olacaktır.
Buna göre civa sütununun yüksekliği, hangi yükseltide bulunduğumuzu gösterir: altimetre’nin (yükseltiölçer) esası budur.
Daha sonra, atmosferdeki değişmelerin, atmosfer ağırlığını azaltıp çoğaltmakla civa sütununun yüksekliğini değiştirdiği anlaşıldı. Böylece barometre işaretlerine bakılarak hava değişikliği’nin tahmini öğrenilmiş oldu; buna göre deniz düzeyinde, 760 milimetre yükseklikteki civa, «güzel hava» belirtisidir. Atmosfer basıncı, havası boşaltılmış kutular olan madeni barometre’lerle de ölçülebilir.
Nasıl Çalışır?
Tekerlekli Barometre Çalışma Diyagramı
Artan hava basıncı civa sütununu hareket ettirir ve sol kolda yükselmesini sağlar. Bu esnada sağ koldaki civa seviyesi de düşer. Çok az hafif olan ağırlık civa üzerinde yüzer ve onunla beraber yükselir. Ağırlık ve karşı ağırlığa bağlı ip ve makara aynı bir palanga düzeneği gibi çalışır ve birlikte hareket derler. Hava basıncı yükseldikçe denge bozulur ve civa yükselir, hava basıncı düştükçe yine denge bozulur ve civa seviyesi alçalır. Bu sayede net ve kesin bir ölçüm yapılır.
Çubuk Barometre
Çubuk barometrenin çalışma prensibi çok basittir. Açık olan sağ hazneye uygulanan hava basıncı deniz seviyesinde en yüksek basıncı alır ve sol koldaki akışkan seviyesi artar. Sol koldaki boşluk mutlaka vakum olmalıdır. Orada eğer bir gaz olursa, sıkıştıkça basıncı yükselir ve itmeye başlar. Bu da ölçümün gerçek değerinin altında gözükerek yanlış çıkmasına neden olur.
Aneroid Barometre
Vakum kapsülü ‘a’ hava basıncı değişimiyle çok ufak ilerlemeyle ‘b’ yayına hareketi taşır. Ufak bir kaldıraç olan ‘c’ , bu hareketi kuvvetlendirerek ufak zincir ‘d’ aracılığıyla ‘e’ makarasına iletir. Makara üzerine konumlanmış ‘f’ gösterge çubuğu ve ‘g’ dengeleyicisi sayesinde en doğru sonucu gösterir.
3 Şubat 2018 Cumartesi
İlklere İmza Atan Türk Kadınları
İlk alfabenin yazarı: Melahat Uğurkan
İlk avukat: Süreyya Ağaoğlu
İlk bakan: Prof. Dr. Türkan Akyol
İlk başbakan: Prof. Dr. Tansu Çiller
İlk belediye başkanı: Müfide İlhan
İlk büyükelçi: Filiz Dinçmen
İlk Danıştay Başkanı: Füruzan İkincioğulları
İlk Danıştay üyesi: Şükran Esmerer
İlk Adalet Müfettişi ve Adalet Başmüfettişi :Nazmiye Kılıç
İlk diş hekimi: Ferdane Bozdoğan Erberk
ilk doktor: Safiye Ali
İlk dünya güzeli: Keriman Halis
İlk eczacı: Rukiye Kanat Arran
İlk emniyet müdürü: Feriha Sanerk
İlk hakim: Suat Berk
İlk hazine genel müdürü: Aysel Gönül Öymen
İlk hemşire: Esma Deniz
İlk hesap uzmanı: Müşerref Çallılar ve Güzide Amark
İlk heykeltıraş: Sabiha Bengütaş
İlk hukukçu: Beraat Zeki Üngör
İlk jet pilotu: Leman Altınçekiç
İlk karakol amiri: Nevlan Kulak
İlk kaymakam: Özlem Bozkurt
İlk kimyacı: Remziye Hisar
ilk makinist: Seher Aytaç
İlk milli eğitim müdürü: Güler Karakülah
İlk milli maç hakemi: Lale Orta
İlk muhtar: Gül Esin
İlk müzeci: Seniha Sami
İlk opera sanatçısı: Semiha Berksoy
İlk orman mühendisi: Binnaz Zehra Sert
İlk otomobil yarışçısı: Samiye Morkaya
İlk petrol mühendisi: Halide Ural Türktan
İlk pilot: Sabiha Gökçen
ilk polis memuru: Betül Diker
İlk profesör: Dr. Fazıla Şevket Giz
İlk radyo spikeri: Emel Gazimihal
İlk savcı: Tüzünkan Koçhisaroğlu
İlk sayıştay üyesi: Fehrunisa Etmen
İlk senatör ve elçi: Adile Ayda
İlk sendika başkanı: Dervişe Koç
ilk subay: Ülkü Sema Toksöz
İlk TBMM başvekili: Neriman Neftçi
İlk Türkiye güzeli: Feriha Tevfik
İlk TV spikeri: Nuran Devres
İlk vali: Lale Aytaman
İlk veteriner: Sabire Aydemir
İlk yargıtay üyesi: Melahat Ruacan
İlk yüksek mahkemesi başkanı: Firdevs Menteşe
ilk yüksek mimar: Münevver Gözeler
İlk yüksek mühendis: Sabiha Ecebilge
İlk kadın vali: Lale Aytaman.
İlk kadın bakan: Türkan Akyol
İlk avukat: Süreyya Ağaoğlu
İlk bakan: Prof. Dr. Türkan Akyol
İlk başbakan: Prof. Dr. Tansu Çiller
İlk belediye başkanı: Müfide İlhan
İlk büyükelçi: Filiz Dinçmen
İlk Danıştay Başkanı: Füruzan İkincioğulları
İlk Danıştay üyesi: Şükran Esmerer
İlk Adalet Müfettişi ve Adalet Başmüfettişi :Nazmiye Kılıç
İlk diş hekimi: Ferdane Bozdoğan Erberk
ilk doktor: Safiye Ali
İlk dünya güzeli: Keriman Halis
İlk eczacı: Rukiye Kanat Arran
İlk emniyet müdürü: Feriha Sanerk
İlk hakim: Suat Berk
İlk hazine genel müdürü: Aysel Gönül Öymen
İlk hemşire: Esma Deniz
İlk hesap uzmanı: Müşerref Çallılar ve Güzide Amark
İlk heykeltıraş: Sabiha Bengütaş
İlk hukukçu: Beraat Zeki Üngör
İlk jet pilotu: Leman Altınçekiç
İlk karakol amiri: Nevlan Kulak
İlk kaymakam: Özlem Bozkurt
İlk kimyacı: Remziye Hisar
ilk makinist: Seher Aytaç
İlk milli eğitim müdürü: Güler Karakülah
İlk milli maç hakemi: Lale Orta
İlk muhtar: Gül Esin
İlk müzeci: Seniha Sami
İlk opera sanatçısı: Semiha Berksoy
İlk orman mühendisi: Binnaz Zehra Sert
İlk otomobil yarışçısı: Samiye Morkaya
İlk petrol mühendisi: Halide Ural Türktan
İlk pilot: Sabiha Gökçen
ilk polis memuru: Betül Diker
İlk profesör: Dr. Fazıla Şevket Giz
İlk radyo spikeri: Emel Gazimihal
İlk savcı: Tüzünkan Koçhisaroğlu
İlk sayıştay üyesi: Fehrunisa Etmen
İlk senatör ve elçi: Adile Ayda
İlk sendika başkanı: Dervişe Koç
ilk subay: Ülkü Sema Toksöz
İlk TBMM başvekili: Neriman Neftçi
İlk Türkiye güzeli: Feriha Tevfik
İlk TV spikeri: Nuran Devres
İlk vali: Lale Aytaman
İlk veteriner: Sabire Aydemir
İlk yargıtay üyesi: Melahat Ruacan
İlk yüksek mahkemesi başkanı: Firdevs Menteşe
ilk yüksek mimar: Münevver Gözeler
İlk yüksek mühendis: Sabiha Ecebilge
İlk kadın vali: Lale Aytaman.
İlk kadın bakan: Türkan Akyol
Aynı Numara İle Açılan Facebook Hesabı Sorunu Çözümü
Facebook hesabı oluşturma işlemi yapar iken aynı telefon numarasını kullanarak farklı bir hesap açtığınızda diğer hesabınızda giriş bilgileriniz silindiğinden eski hesabınıza erişimizi kaybedeceğinizi düşünüyor ve paniğe kapılıyorsunuz.
Paniğe kapılmaya gerek yok aşağıdaki adımları sırasıyla yaparak eski hesabınıza erişimi tekrar alabilirsiniz.
Facebook sayfası acınız. Giremediğiniz hesap bilgileriniz herkese acık ise facebook arattığınızda hesap bilgilerine ulaşabilirsiniz eğer kapalı ise bir arkadaşınızınız hesabına giriş yaparak sizin ait profile erişim sağlayınız.
Facebook profilinize ulaştığınızda adres çubuğunda size ait kullanıcı bilgisine ulaşabilirsiniz. Kullanıcı bilginiz bazen rakamlardan bazen isminizden oluşmaktadır. Aşağıdaki resimde gösterilmiştir. Size ait olan kullanıcı adınızı kopyalayınız.
Hesabınızı güvene al ekranı gelecektir. Bu ekranda “şimdi değil” işaretleyerek geçiniz.
Facebook ayarlar kısmına giriş yaparak, genel hesap ayarlarından yeni bir eposta hesabı tanımlamanız gerekmektedir. E posta hesabı eklemek istemez iseniz daha önce kopyaladığınız kullanıcı adı ve şifrenizle giriş yapabilirsiniz.
“Bir başka e-posta adresi veya cep telefonu numarası ekle” kısmına tıklayarak, eposta veya farklı telefon numarası ekleyeniz.
Ekleme işlemi yaptıktan sonra eposta hesabınıza giden kodu eposta onayla kısmana tıklayarak gelen ekrana giriniz.
Ana iletişim Eposta hesabı kısmında yeni eklediğiniz eposta veya numaranızı seçerek diğer kodu kaldırarak değişiklikleri kaydediniz.
Artık facebook hesabınızı yeni eklediğiniz eposta veya telefon numaranız ile giriş yaparak kullanım sağlaya bilirsiniz.
Paniğe kapılmaya gerek yok aşağıdaki adımları sırasıyla yaparak eski hesabınıza erişimi tekrar alabilirsiniz.
Facebook sayfası acınız. Giremediğiniz hesap bilgileriniz herkese acık ise facebook arattığınızda hesap bilgilerine ulaşabilirsiniz eğer kapalı ise bir arkadaşınızınız hesabına giriş yaparak sizin ait profile erişim sağlayınız.
Facebook profilinize ulaştığınızda adres çubuğunda size ait kullanıcı bilgisine ulaşabilirsiniz. Kullanıcı bilginiz bazen rakamlardan bazen isminizden oluşmaktadır. Aşağıdaki resimde gösterilmiştir. Size ait olan kullanıcı adınızı kopyalayınız.
Hesabınızı güvene al ekranı gelecektir. Bu ekranda “şimdi değil” işaretleyerek geçiniz.
Facebook ayarlar kısmına giriş yaparak, genel hesap ayarlarından yeni bir eposta hesabı tanımlamanız gerekmektedir. E posta hesabı eklemek istemez iseniz daha önce kopyaladığınız kullanıcı adı ve şifrenizle giriş yapabilirsiniz.
“Bir başka e-posta adresi veya cep telefonu numarası ekle” kısmına tıklayarak, eposta veya farklı telefon numarası ekleyeniz.
Ekleme işlemi yaptıktan sonra eposta hesabınıza giden kodu eposta onayla kısmana tıklayarak gelen ekrana giriniz.
Ana iletişim Eposta hesabı kısmında yeni eklediğiniz eposta veya numaranızı seçerek diğer kodu kaldırarak değişiklikleri kaydediniz.
Artık facebook hesabınızı yeni eklediğiniz eposta veya telefon numaranız ile giriş yaparak kullanım sağlaya bilirsiniz.
29 Ocak 2018 Pazartesi
Firevun'un Karısı Hz. ÂSİYE (M.Ö. 1700)
Hazreti Musa aleyhisselâm'ı, Nil Nehri'nde bir sandık içinde bulup da, Firavun'un sarayında büyütüp yetiştiren ve kendisine iman ederek, cennetin yüksek mertebelerini kazanan büyük hanımlardandır. Firavun'un karısı olmasına rağmen imanında sebat etmiş ve bu zalimin ağır işkenceleri altında şehid edilerek öldürülmüştür.
Hz. Asiye'nin İsrailoğulları'ndan bir kadın veya Firavun'un amcasının kızı olduğuna dair rivâyetler vardır. İslâmî kaynaklarda ismi Asiye binti Müzâhim olarak geçer. Hz. Musa'ya iman eden bir kadının tandıra atılarak yakılmasından etkilenip iman etmiş olduğu rivayeti yanında, Musa aleyhisselâmın sihirbazlara galebe çalmasından sonra iman ettiği de söylenmiştir.
Hz. Asiye'nin dünya kadınlarının en büyüklerinden olduğuna dair peygamberimizin hadisleri vardır.
Bunlardan biri Buhari'de şu şekilde kayıtlıdır:
"Erkeklerden çoğu fazilette kemâle erişti. Halbuki kadınlardan yalnız Firavun'un karısı Asiye ile Imran'ın kızı Meryem'den başka hiç biri kemâle erişemedi. (Ümmetimin kadınlarına karşı) Aişe'nin fazileti de tiridin, başka yemeklere karşi fazileti gibidir." (Buharı Muhtasarı, C:9, S. 148)
Gerek Kur'an âyetlerinde övülmesi, gerekse hadisi şeriflerde methedilip yüceltilmesi sebebiyle bazı İslâm âlimleri Hz. Asiye'nin nübüvvetine kail olmuşlardır. Genellikle kabul görmemesine rağmen İmam-ı Eşari; aralarında Hz. Havva, Sâre, Hz. Musa'nın annesi, Hacer, Asiye ve Hz. Meryem'in bulunduğu altı kadının nebilerden olduğunu söylemiştir. Maturûdî akaidine göre fazilederi ne kadar yüksek olursa olsun kadınlardan peygamber gelmemiştir.
Hz. Asiye'nin Musa aleyhisselâma iman ettiğini gören Firavun, önce onu bu imanından vazgeçirmeye çalışmışsa da muvaffak olamamış, bunun üzerine kendisine işkence etmeye başlamıştır.
Sonunda hanımı için yere dört kazık çaktırmış, elleri ve ayaklarını o kazıklara bağlatarak, yukardan attırdığı büyük bir kaya parçası ile vahşice kadetmiştir. Bu esnada Hazreti Asiye'nin güldüğünü ve sevinç içinde can vermekte olduğunu gören Firavun: "Şunu tutan deliliğe bakınız ki, işkenceler içinde gülüyor!" demiştir.
Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur:
"Allah iman edenlere de Firavun'un zevcesini bir misal olarak irad etti. O vakit O: "Ey Rabbim! Bana, katında, Cennet'in içinde bir ev yap. Beni Firavun'dan ve onun kötü amel ve hareketlerinden kurtar. Beni o zalimler güruhundan selâmete çıkar." demişti. (Tahrim Sûresi: 1 I)
Hz. Asiye'nin İsrailoğulları'ndan bir kadın veya Firavun'un amcasının kızı olduğuna dair rivâyetler vardır. İslâmî kaynaklarda ismi Asiye binti Müzâhim olarak geçer. Hz. Musa'ya iman eden bir kadının tandıra atılarak yakılmasından etkilenip iman etmiş olduğu rivayeti yanında, Musa aleyhisselâmın sihirbazlara galebe çalmasından sonra iman ettiği de söylenmiştir.
Hz. Asiye'nin dünya kadınlarının en büyüklerinden olduğuna dair peygamberimizin hadisleri vardır.
Bunlardan biri Buhari'de şu şekilde kayıtlıdır:
"Erkeklerden çoğu fazilette kemâle erişti. Halbuki kadınlardan yalnız Firavun'un karısı Asiye ile Imran'ın kızı Meryem'den başka hiç biri kemâle erişemedi. (Ümmetimin kadınlarına karşı) Aişe'nin fazileti de tiridin, başka yemeklere karşi fazileti gibidir." (Buharı Muhtasarı, C:9, S. 148)
Gerek Kur'an âyetlerinde övülmesi, gerekse hadisi şeriflerde methedilip yüceltilmesi sebebiyle bazı İslâm âlimleri Hz. Asiye'nin nübüvvetine kail olmuşlardır. Genellikle kabul görmemesine rağmen İmam-ı Eşari; aralarında Hz. Havva, Sâre, Hz. Musa'nın annesi, Hacer, Asiye ve Hz. Meryem'in bulunduğu altı kadının nebilerden olduğunu söylemiştir. Maturûdî akaidine göre fazilederi ne kadar yüksek olursa olsun kadınlardan peygamber gelmemiştir.
Hz. Asiye'nin Musa aleyhisselâma iman ettiğini gören Firavun, önce onu bu imanından vazgeçirmeye çalışmışsa da muvaffak olamamış, bunun üzerine kendisine işkence etmeye başlamıştır.
Sonunda hanımı için yere dört kazık çaktırmış, elleri ve ayaklarını o kazıklara bağlatarak, yukardan attırdığı büyük bir kaya parçası ile vahşice kadetmiştir. Bu esnada Hazreti Asiye'nin güldüğünü ve sevinç içinde can vermekte olduğunu gören Firavun: "Şunu tutan deliliğe bakınız ki, işkenceler içinde gülüyor!" demiştir.
Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur:
"Allah iman edenlere de Firavun'un zevcesini bir misal olarak irad etti. O vakit O: "Ey Rabbim! Bana, katında, Cennet'in içinde bir ev yap. Beni Firavun'dan ve onun kötü amel ve hareketlerinden kurtar. Beni o zalimler güruhundan selâmete çıkar." demişti. (Tahrim Sûresi: 1 I)
Dünyaca Meşhur Mısır Hükümdarları Firavun
FİRAVUN (m.ö. 1700)
Hazreti Musa aleyhisselâm ile olan mücadeleleri Kur'an-ı Kerim'de uzunca anlatılan Firavun, dünyaca meşhur Mısır hükümdarlarından biridir.
Bazı kaynaklarda onun II. Ramses olduğu, bazı kaynaklarda da Ramses'in oğlu Menfiteh olduğu yazılmıştır. İslâm tarihlerinde ismi Velid b.
Musab olarak zikredilir ve Firavun kelimesi azgın, cebbar, zorla hakimiyet kurmuş kimse manâsına kullanılır. Araplar, İran hükümdarlarına Kisra, Bizans krallarına Kayser, Habeş krallarına (P Necaşi, Mısır hükümdarlarına da Firavun Nasıl demişlerdir.
Kur'anda Hazreti Musa ile mücadelesi verilen Firavun, o dönemde kendi topraklarında yaşayan İsrailoğulları'nı köle gibi çalıştıran; onlardan nefret ettiği için doğan erkek çocuklarını öldüren zalim ve acımasız bir kimse idi.
Hazreti Musa'nın risâletini kabul etmemiş ve inkârında sonuna kadar direnmişti. Çaresiz kalıp, İsrailoğulları'nın başka topraklara göç etmesine izin vermesine rağmen sonra pişman olmuş ve onları takip edip Kızıldeniz kıyısında sıkıştırmıştı.
Bir mucize kabilinden deniz yarılıp ortasında bir yol açılmış; Hazreti Musa ve kavmi kurtulmuş, fakat bu yola giren Firavun ve adamları tekrar kapanan deniz sebebiyle boğulup ölmüşlerdir.
Firavun'un son anda iman etmek istediği, fakat yüce Allah'ın:
"Şimdi mi? Halbuki sen daha önce isyan etmiş, daima fesatçılardan olmuştun " buyurduğu Kur'an âyetleriyle sabittir. (Bak: Yûnus Sûresi, âyet: 90-92) Firavun'un cesedi daha sonra gelenlere ibret olsun diye karaya atılmıştır.
Hazreti Musa aleyhisselâm ile olan mücadeleleri Kur'an-ı Kerim'de uzunca anlatılan Firavun, dünyaca meşhur Mısır hükümdarlarından biridir.
Bazı kaynaklarda onun II. Ramses olduğu, bazı kaynaklarda da Ramses'in oğlu Menfiteh olduğu yazılmıştır. İslâm tarihlerinde ismi Velid b.
Musab olarak zikredilir ve Firavun kelimesi azgın, cebbar, zorla hakimiyet kurmuş kimse manâsına kullanılır. Araplar, İran hükümdarlarına Kisra, Bizans krallarına Kayser, Habeş krallarına (P Necaşi, Mısır hükümdarlarına da Firavun Nasıl demişlerdir.
Kur'anda Hazreti Musa ile mücadelesi verilen Firavun, o dönemde kendi topraklarında yaşayan İsrailoğulları'nı köle gibi çalıştıran; onlardan nefret ettiği için doğan erkek çocuklarını öldüren zalim ve acımasız bir kimse idi.
Hazreti Musa'nın risâletini kabul etmemiş ve inkârında sonuna kadar direnmişti. Çaresiz kalıp, İsrailoğulları'nın başka topraklara göç etmesine izin vermesine rağmen sonra pişman olmuş ve onları takip edip Kızıldeniz kıyısında sıkıştırmıştı.
Bir mucize kabilinden deniz yarılıp ortasında bir yol açılmış; Hazreti Musa ve kavmi kurtulmuş, fakat bu yola giren Firavun ve adamları tekrar kapanan deniz sebebiyle boğulup ölmüşlerdir.
Firavun'un son anda iman etmek istediği, fakat yüce Allah'ın:
"Şimdi mi? Halbuki sen daha önce isyan etmiş, daima fesatçılardan olmuştun " buyurduğu Kur'an âyetleriyle sabittir. (Bak: Yûnus Sûresi, âyet: 90-92) Firavun'un cesedi daha sonra gelenlere ibret olsun diye karaya atılmıştır.
Zalim ve Hain Bir Hükümdar Nemrut
NEMRUT (m.ö. 2000)
Milattan önce 2000'li yıllarda Irak toprakları üzerinde büyük bir hakimiyet kurarak, başkent Ur'da (Babil) krallık yapan Nemrud b. Kenan, büyük peygamberlerden Hazreti İbrahim'le mücadeleye girişen ve onu ateşe atarak öldürmek isteyen zalim ve hain bir hükümdardı.
Gençlik döneminde başına topladığı serserilerle isyan ve kargaşalıklar çıkartarak babasını katletmiş, kral olduktan sonra da kendisinin tanrı olduğunu ilan etmişti. Nannar Tapınağını yaptıran ve insanların bu adla anılan puta ve çeşitli yıldızlara tapmalarını emreden Nemrud ayrıca bir ateşgede kurmuş ve kendi iktidarını korumak için akıl almaz zulüm ve kötülükler işlemiştir.
Onun ahmak ve aklî melekeleri zayıf bir kişi olduğu bilinmektedir. Kendisini Firavun'la karşılaştıran bazı müfessirler Nemrud'un ondan daha geri zekalı ve aptal bir hükümdar olduğunu belirtmişlerdir. Nitekim, ismi açıkça zikredilmese de, Kur'an-ı Kerim'de onun Hz. İbrahim'le yaptığı bir tartışma sırasında söylediği sözler cehalet ve aptallığının boyutlarını göstermesi bakımından ilginçtir.
Bakara Sûresi'nin 258. âyet-i kerîmesinde şöyle buyurulmaktadır:
"Kendisine mülk ve peygamberlik verdi diye, Rabbi hakkında ibrahim ile tartışmaya gireni görmedin mi! İşte o zaman ibrahim: "Rabbim dirilten, yaşatan ve öldürendir" deyince, "Ben de yaşatır ve öldürürüm" dedi. Bunun üzerine ibrahim: "Bil ki, Allah güneşi doğudan getirir, sen de onu batıdan getir!" dedi. Münkir olan o anda söyleyecek söz bulamayarak dili tutuldu.
Allah zalim kimseleri hidayete erdirmez."
Hazreti ibrahim'den sonra yüce Allah Ur şehrine ve Nemrud'a düşmanlarını musallat ederek devletlerini paramparça etmiştir. Orduları üzerine üşüşen sivrisinekler sebebiyle büyük yenilgiler yaşayan Nemrud da burnuna giren bir sivrisinek sebebiyle korkunç acılar çekmeye başlamış, hizmetçilerine başını tokmaklattırarak sakinleşmeye çalışmışsa da nihayet muhafızlarından birinin usanç getirmesi ve tokmağını hızlıca indirmesi sebebiyle, başı parçalanarak hak ettiği sona kavuşmuştur.
Milattan önce 2000'li yıllarda Irak toprakları üzerinde büyük bir hakimiyet kurarak, başkent Ur'da (Babil) krallık yapan Nemrud b. Kenan, büyük peygamberlerden Hazreti İbrahim'le mücadeleye girişen ve onu ateşe atarak öldürmek isteyen zalim ve hain bir hükümdardı.
Gençlik döneminde başına topladığı serserilerle isyan ve kargaşalıklar çıkartarak babasını katletmiş, kral olduktan sonra da kendisinin tanrı olduğunu ilan etmişti. Nannar Tapınağını yaptıran ve insanların bu adla anılan puta ve çeşitli yıldızlara tapmalarını emreden Nemrud ayrıca bir ateşgede kurmuş ve kendi iktidarını korumak için akıl almaz zulüm ve kötülükler işlemiştir.
Onun ahmak ve aklî melekeleri zayıf bir kişi olduğu bilinmektedir. Kendisini Firavun'la karşılaştıran bazı müfessirler Nemrud'un ondan daha geri zekalı ve aptal bir hükümdar olduğunu belirtmişlerdir. Nitekim, ismi açıkça zikredilmese de, Kur'an-ı Kerim'de onun Hz. İbrahim'le yaptığı bir tartışma sırasında söylediği sözler cehalet ve aptallığının boyutlarını göstermesi bakımından ilginçtir.
Bakara Sûresi'nin 258. âyet-i kerîmesinde şöyle buyurulmaktadır:
"Kendisine mülk ve peygamberlik verdi diye, Rabbi hakkında ibrahim ile tartışmaya gireni görmedin mi! İşte o zaman ibrahim: "Rabbim dirilten, yaşatan ve öldürendir" deyince, "Ben de yaşatır ve öldürürüm" dedi. Bunun üzerine ibrahim: "Bil ki, Allah güneşi doğudan getirir, sen de onu batıdan getir!" dedi. Münkir olan o anda söyleyecek söz bulamayarak dili tutuldu.
Allah zalim kimseleri hidayete erdirmez."
Hazreti ibrahim'den sonra yüce Allah Ur şehrine ve Nemrud'a düşmanlarını musallat ederek devletlerini paramparça etmiştir. Orduları üzerine üşüşen sivrisinekler sebebiyle büyük yenilgiler yaşayan Nemrud da burnuna giren bir sivrisinek sebebiyle korkunç acılar çekmeye başlamış, hizmetçilerine başını tokmaklattırarak sakinleşmeye çalışmışsa da nihayet muhafızlarından birinin usanç getirmesi ve tokmağını hızlıca indirmesi sebebiyle, başı parçalanarak hak ettiği sona kavuşmuştur.
27 Ocak 2018 Cumartesi
NEDEN YORULURUZ?
Yorgunluk bir nevi “zehirlenme” sayılabilir. Çalışmaktan yorulan adale “laktik asid” meydana getirir. Yorgun bir adaledeki laktik asidi giderebilirsek, o adale derhal çalışabilecek duruma gelecektir. Günlük hayatımız boyunca, yorulan adalelerimizin meydana getirdiği laktik asidle “kendimizi zehirleriz”. Bundan başka adalelerin çalışmaları esnasında vücudun oluşturduğu başka “yorgunluk toksinleri” daha vardır. Kan dolaşımı esnasında bu yorgunluk toksinleri vücudun her tarafına taşınır. Dolayısıyla sadece adalelerde yorgunluk hissetmekle kalmaz, bütün vücudumuzla yoruluruz. Bu yorgunlukda en büyük hisse de beyine düşer.
Bilim adamları yorgunlukla ilgili çok ilginç bir deney yapmışlardır. Son derece yorgun düşen ve yorgunluktan uyuyakalan bir köpeğin kanı başka bir köpeğe nakledildiğinde, ikinci köpek hemen yorgunluk belirtileri göstermiş ve o da derin bir uykuya dalmıştır. Buna. karşılık dinç ve zinde bir köpeğin kanı uykulu, yorgun bir köpeğe nakledildiği zaman, köpek hemen uyanmış, yorgunluk belirtilerinden iz kalmamıştır. Bütün bunlara rağmen, yorgunluk sadece “kimyasal bir olgu” değildir. Aynı zamanda “biyolojik” nitelik taşır. Yorgunluğu tam anlamıyla ortadan kaldırmak söz konusu olmadığı için, vücut hücre erinin istirahat etmesine, dinlenmelerine meydan vermek gerekir. Hücrelerdeki tahribat onarılmalı, beyinin sinir hücreleri yenilenmelidir. Yorgunluk hissedildiğinde, vücudun eski gücünü kazanabilmesi için uyku şarttır.
Burada dinlenmenin de değişik şekilleri olduğunu özellikle belirtelim. Bütün gün masa başında, kafasını yorarak çalışan bir kimse, kendini yorgun hissettiğinde dinlenmek için uzanıp yatmak istemeyebilir. Bunun yerine uzun gezintilere çıkacak, temiz açık havada dolaşmayı tercih edecektir. Okuldan eve gelen, uzun uzun ders çalışan çocuklar da dinlenmeyi yatıp uyuyarak yapmazlar. Koşup oynayarak dinlenirler. , Bunun nedeni açıktır. Vücudun belirli bir kısmı örneğin beyin, gözler, eller ya da bacaklar yorulduğu zaman, o uzvu yeniden güçlendirmek, zindeleştirmek için en iyi yol vücudun diğer kısımlarını çalıştırmaktır. Başka türlü söylemek gerekirse, düzenli, aşırı kaçmayacak bir hareketlilikle de dinlenebiliriz. Kapalı yerlerde çalışanlar, dimağı faaliyeti yoğun olan kimseler, açık hava sporları (yürüyüş, tenis, bisiklet, binicilik, yüzme vs.) yaparak dinlenirler. Hareket soluk alıp vermeyi hızlandırır. Kan dolaşımı hızlanır. Hormonların eylemi artar. Vücuda yararsız maddeler yorgun kısımlardan atılır.
Ancak genel bir yorgunluğun tek çaresi güzel bir uykudur.
PARAŞÜTÜ KİM İCAT ETTİ?
Aslında en çok merak edilen paraşütün icadından çok, onunla havadan ilk kimin atladığıdır. Kim böyle bir şeyi ilk defa denemeye cesaret etmiştir? Sanıldığının aksine paraşüt uçaktan sonra değil, yaklaşık bir yüzyıldan fazla bir zaman önce, balonla hemen hemen aynı tarihlerde ama çok ayrı çalışmalarla icat edilmiştir.
Paraşüt fikri eski Çin’e kadar gider. Günümüzde ki paraşüte benzer bir şeyler geliştirilmiş ama oyuncak olmaktan öteye geçememiştir. Leonardo da Vinci’nin de bu konudaki çalışmaları biliniyor. Bu fikri hayata ilk geçiren kişi ise Fransa’da 1783 yılında Louis-Sabestian Lenomand olmuştur. Lenomand 4,5 metre yükseklikteki bir ağaçtan, omuzlarına birer adet bir çeşit şemsiye bağlayarak ilk deneyimini yapmıştır. Ancak o, buluşunu o seviyedeki bir yükseklikten, yangın çıkan bir binadan atlayarak kaçmak için düşünmüştü. Ciddi anlamda ilk atlamanın şerefi ise Fransız Andre Jackques Garnerin’e aittir. 1769 Paris doğumlu Garnerin Fransız ordusunda 1793 yılında müfettiş olmuş. İngiltere’de iki yıl hapis yatmış ve dönüşünde 1797 yılında ilk atlayışını bin metreden bir balondan yapmıştır. Bu ilk paraşüt şemsiye şeklindeydi, çapı yedi metreydi ve ketenden yapılmıştı. Garnerin daha sonra birçok gösteri atlayışı yapmış, hatta bir keresinde 1802 yılında İngiltere’de 2 bin 400 metreden atlamıştır. Önceleri ketenden yapılan paraşütler, sonraları ipekten yapılmaya başlanıldı. Uçaktan ilk atlayışı gerçekleştiren ise 1912 yılında, ABD Kara Kuvvetleri’nden Yüzbaşı Albert Berry oldu. Birinci Dünya Savaşı başlarında uçaktan paraşütle atlamanın pratik olmadığı görüşü hâkim olduğundan, sadece gözetleme balonlarında görevli olanların, uçak saldırılarından kaçışlarında çok yaygın olarak kullanılmıştır.
Birinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru paraşütün uçak pilotlarının da can dostu olduğu anlaşılmıştır. İkinci Dünya Savaşı’nda ise uçak ebatlarının büyümesi ve teknolojilerinin gelişmesi ile insanların ve birliklerin yere indirilmeleri dışında silahları indirmek, mahsur kalan birliklere ikmal malzemesi göndermek, ajanları indirmek gibi birçok alanda kullanılmışlardı.
KAHVE NASIL KEŞFEDİLDİ? KİM KEŞFETTİ ?
Diğer bazı şeyler için söz konusu olduğu gibi, kahvenin keşfi de efsanelerin yarı karanlık dünyasında gizli kalmış bir gerçektir. Başka türlü söylemek gerekirse insanlığın tarihinde ilk fincan kahveyi içmek zevkinin kime ait olduğu kesinlikle bilinmiyor.
Bir söylentiye göre bundan bin yıl önce, bir Habeş, o zamana kadar bilmediği bir bitkinin kokusundan hoşlanmış. Bitkinin küçük taneler halindeki meyvesinden birkaçını koparıp çiğnemiş. Tadı o kadar hoşuna gitmiş ki, bu meyvelerin suyundan içki yapmış. Kahve konusunda kesinlikle bilinen şey, Afrika’nın doğusunda yaşayan Habeşler’İn kahvenin tadına varan ilk tiryakiler olduğudur. 15. yüzyıla kadar dünya üzerinde kahve yetişen ve yetiştirilen tek ülke Habeşistan’dı. Sonradan, gezici tacirler ve hacıların aracılığıyla Arabistan’a götürülen kahve, Arabistan’ın güneyindeki Yemen’de de yetiştirildi. O tarihi izleyen 200 yıl boyunca, Yemen dünyanın kahve kaynağı oldu.
17. yüzyılda Hollandalılar Cava’da kahve yetiştirmeğe başladılar. Sömürgeleri olan bazı tropik ülkelerde de aynı şeyi yaptılar. İngilizler, kahveyi Jamaika adasına götürdüler. Oradan Güney ve Orta Amerika’ya geçti. Bir süre sonra da gerek Avrupa, gerekse Amerika’da yaygın ölçüde kullanılır, aranır oldu. Kahve, tropik iklim karakteristiklerini taşıyan her ülkede yetişir. Fakat yüksek topraklarda ekilmesi ve toprağın suyunun çekilmiş olması şarttır. Bu tür toprak ve iklim, Özellikle Brezilya’nın tepe yamaçlarında bulunmaktadır. Dünya kahve üretiminin dörtte üçünün Brezilya’dan sağlanmasının nedeni de budur. Dünyanın en büyük kahve plantasyonları (bir nevi çiftlik), Brezilya’dadır. Bu çiftliklerden bazıları milyonlarca kahve ağacını ve yüzlerce, binlerce dönümü kapsar. Venezüella, Kolombiya, Guatemala, Meksika, bazı Batı Hint adaları ve Cava’da da büyük miktarda kahve yetişir.
Belirli bir tarihe kadar,”Moka” ve “Cava” deyimleri, kahvenin kaynağı olan yerleri ifade etmek için kullanılırdı. Fakat bugün artık bunun gerçek olmadığını biliyoruz. “Rio” ve “Santos” gibi belirli kahve türleri olan “Moka” ve “Cava” şimdi Brezilya’da da yetişmektedir. Dünyanın en büyük kahve ihraç limanı, Brezilya’daki Santos’tur. Halen 25’i aşkın kahve türü olduğu bilinmektedir. Bazı uzmanlara göre, Brezilya kahvesinin hemen ardından Yemen kahvesi gelir.
1 NİSAN’DA NEDEN ŞAKA YAPILIR?
Her ne kadar Roma İmparatoru Julius Caesar (Sezar) milattan önce 46 yılında takvimin başlangıcını Ocak ayı olarak ilan ettiyse de, 16. yüzyılın ortalarına kadar Avrupa’da yeni yıl geleneksel olarak, bahar aylarının başlangıç tarihi olarak da kabul edilen, Mart ayının 25’inde başlardı.
1564 yılında Fransa Kralı IX. Charles, takvimi değiştirerek yıl başlangıcını Ocak ayının birinci gününe aldı. O zamanki iletişim şartlarında bazı insanların bundan haberi olmadı, bazıları ise bu kararı protesto etmek amacıyla eski adetlerine devam ettiler, 1 Nisan’da partiler düzenlediler, birbirlerine hediyeler verdiler.
Diğerleri ise bunları Nisan aptalları olarak nitelendirip bu güne ‘Bütün Aptalların Günü’ adını verdiler. Bu günde diğerlerine sürpriz hediyeler verdiler, yapılmayacak bir partiye davet ettiler, gerçek olması mümkün olmayan haberler ürettiler. Yıllar sonra takvimin ayları yerine oturup, Ocak ayının yılın ilk ayı olmasına alışılınca, Fransızlar l Nisan gününü kendi kültürlerinin bir parçası olarak görmeye başladılar.
Âdeti gittikçe süsleyerek, zenginleştirerek ve yaygınlaştırarak devam ettirdiler. Bu âdetin İngiltere’ye ulaşması yaklaşık iki yüzyıl sürdü, oradan da Amerika’ya ve bütün dünyaya yayıldı. l Nisan şakalarının sembolünün ‘Nisan Balığı’ olmasının nedeni ise Mart ayının sonlarına doğru, Güneş’in Balık Burcu’nu terk ediyor olmasıdır.
1564 yılında Fransa Kralı IX. Charles, takvimi değiştirerek yıl başlangıcını Ocak ayının birinci gününe aldı. O zamanki iletişim şartlarında bazı insanların bundan haberi olmadı, bazıları ise bu kararı protesto etmek amacıyla eski adetlerine devam ettiler, 1 Nisan’da partiler düzenlediler, birbirlerine hediyeler verdiler.
Diğerleri ise bunları Nisan aptalları olarak nitelendirip bu güne ‘Bütün Aptalların Günü’ adını verdiler. Bu günde diğerlerine sürpriz hediyeler verdiler, yapılmayacak bir partiye davet ettiler, gerçek olması mümkün olmayan haberler ürettiler. Yıllar sonra takvimin ayları yerine oturup, Ocak ayının yılın ilk ayı olmasına alışılınca, Fransızlar l Nisan gününü kendi kültürlerinin bir parçası olarak görmeye başladılar.
Âdeti gittikçe süsleyerek, zenginleştirerek ve yaygınlaştırarak devam ettirdiler. Bu âdetin İngiltere’ye ulaşması yaklaşık iki yüzyıl sürdü, oradan da Amerika’ya ve bütün dünyaya yayıldı. l Nisan şakalarının sembolünün ‘Nisan Balığı’ olmasının nedeni ise Mart ayının sonlarına doğru, Güneş’in Balık Burcu’nu terk ediyor olmasıdır.
ÇAYIN TARİHİ
Biz Türklerin vazgeçemediği çay nasıl bulundu? Yaşamımıza ve kültürümüze nasıl girdi? Zevkle içerken hiç düşünmediğimiz bu sorulara yanıt bulabilmek için tarihte kısa bir yolculuk yapmak gerekecek.
M.Ö.5 yüzyılda, Hintlilerin Bodhidharma, Çinlilerin Damo ve Japonların Daruma diye adlandırdıkları bir Budist üstat yaşamaktaydı. Bodhidharma, takipçisi olduğu Buddha’nın yolunda, ermişliğe ulaşmak için Hindistanın kuzey batısında 9 yıl boyunca ulu dağlarda meditasyon yapmak ve dünyadan el etek çekerek dua ile meşgul olmak için yemin etti. Üç yıl boyunca yılmadan sert bir biçimde dini uygulamasına devam etti. Fakat bir ilkbahar günü meditasyonda iken uykusuna yenik düştü ve uykuya daldı. Uyandığında yeminini bozmasına öfkelenerek “bir daha kapanamayacaksınız” diyerek göz kapaklarını kesti ve ulu bir çınarın altına attı. Bir sonraki gün göz kapaklarının bulundukları yerden koyu yeşil iki yapraklı bir bitkinin yükseldiğini gördü.
Bu mitolojik anlatım içinde, çayın bulunduğu t’e dağı, Çin’in iki ana lehçesinde t’e ve Ç’a diye okunur. O nedenle çay, dünya dillerinde bu iki kelimeden birinin söylenişine bağlanır. Tabi çay denilince akla Çin gelir. Çinliler de bu içeceğin imparator Shen-Nung tarafından bulunduğunu söyler ve şöyle anlatırlar bunu: ” Tıpla çok ilgili olan İmparator, bir gün sarayının bahçesinde oturmuş sıcak su içiyordu. Rüzgâr iki yeşil yaprağı getirip onun fincanının içine koydu. Etrafa hoş bir koku yayıldı. Sıcak suya tatlı bir burukluk geldi. İmparator, yaprakları yetiştiren bitkinin bulunmasını ve her yere dikilmesini buyurdu.”
Bu içecek, 780 yılında Budist bir rahip olan Dengyo Daisni tarafından Japonya’ya götürüldü. Japon imparatoru Saga, 815 yılında çay ziraatini başlatan fermanını yayınladı. Bu noktadan sonra Çay, Japon kültürünün ayrılmaz bir parçası oldu. Çayın isim olarak batı ile tanışması Venedikli tüccar Giambattista Ramusio tarafından 1559 yılında yayınladığı seyahatname ile oldu. Fakat çayı batılıların sofrasına getiren İngiliz Doğu Şirketidir. İlk çay sevkiyatı 1610′da oldu. Bir gazino sahibi olan İngiliz Thomas Garroway, ilk kez müşterilerine çay servisi yapmıştır. Ama bu masum içecek İngiltere’de ilk başta çalkantılara yol açmıştır. Dönemin ünlü protestan vaizi John Wesley, doğudan gelen bu yeni içeceğe kuşkulu yaklaşmış, insana fiziken ve ruhen zararlı olabileceğinden Hristiyanlara boykot çağrısında bulunmuştu. İngiliz parlamentosunda ise Lordlar kamarasının üyelerinden Lord Forbes, çayın yalnızca soylular tarafından içilmesi gerektiğini, soyluların ve zenginlerin Tanrı tarafından kutsandığını, yoksulların çay içmesinin yasaklanmasını içeren bir kanun teklifi bile hazırlamıştır.
Fakat ne denilirse denilsin, çay kültürü hızla gelişmiş ve 1860 yılından itibaren İngiltere’de “beş çayı” bir moda haline gelmiştir. İngiltere 1778′de Boston limanına gelen çay yüklü İngiliz gemileri Kızılderili kılığındaki bağımsızlık yanlısı Amerikalılar tarafından baskına uğramış ve çay balyaları denize dökülmüştür. Amerika tarihinde “Boston Tea Party-Boston çay partisi” adı verilen bu olay, Amerikan kolonilerinin İngiltere’ye başkaldırma hareketinin ilk adımı olmuştur.
Türkler, Anadolu’ya gelmeden öncede çayı bilmelerine karşın; çayın Türkiye’ye gelmesi ancak birkaç yüz yıl önceye dayanmaktadır. Çay içiminin Anadolu’da yaygınlaşması 19. yüzyıldan itibaren olmuştur. Türklerde çayın yaygınlaşmasına ilişkin şöyle bir hikâye anlatılır:
Hoca Ahmet Yesevi bir gün Hıtay sınırında Türkistan karyelerinden birine misafir olur. O gün hava çok sıcak olduğu için çok yorulmuştur. Evine misafir olduğu Türkmenin komşusunun zevcesi doğum yapmak üzeredir. Türkmen, Hoca Ahmet Yesevi’den dua ister, Ahmet Yesevi de dua eder. Allah’ın izniyle Türkmensin isteği hemen olur. Türkmen bu duruma çok memnun olur. O yörenin önemli bir ikramı olan çay kaynatıp getirir. Hoca Ahmet Yesevi çayı sıcak sıcak içince terler ve yorgunluğu gider. Sonra, “Bu şifalı bir şey imiş, hastalarınıza bundan içirin ki şifa bulsunlar. Allah kıyamete kadar buna revaç versin” diye dua etmiştir. İşte çay bundan sonra bütün Türkler arasında kullanılmaya başlamış ve şifa verici bir içecek olmuştur.
Halk kültürü ve etnografyasında çay önemli bir yer tutar. Çay bugün sosyal hayatımızda yerini dolduramayacak derecede sağlamlaştırmış, onun etrafında oluşan kültürüyle birlikte yaşamaktadır.
M.Ö.5 yüzyılda, Hintlilerin Bodhidharma, Çinlilerin Damo ve Japonların Daruma diye adlandırdıkları bir Budist üstat yaşamaktaydı. Bodhidharma, takipçisi olduğu Buddha’nın yolunda, ermişliğe ulaşmak için Hindistanın kuzey batısında 9 yıl boyunca ulu dağlarda meditasyon yapmak ve dünyadan el etek çekerek dua ile meşgul olmak için yemin etti. Üç yıl boyunca yılmadan sert bir biçimde dini uygulamasına devam etti. Fakat bir ilkbahar günü meditasyonda iken uykusuna yenik düştü ve uykuya daldı. Uyandığında yeminini bozmasına öfkelenerek “bir daha kapanamayacaksınız” diyerek göz kapaklarını kesti ve ulu bir çınarın altına attı. Bir sonraki gün göz kapaklarının bulundukları yerden koyu yeşil iki yapraklı bir bitkinin yükseldiğini gördü.
Bu mitolojik anlatım içinde, çayın bulunduğu t’e dağı, Çin’in iki ana lehçesinde t’e ve Ç’a diye okunur. O nedenle çay, dünya dillerinde bu iki kelimeden birinin söylenişine bağlanır. Tabi çay denilince akla Çin gelir. Çinliler de bu içeceğin imparator Shen-Nung tarafından bulunduğunu söyler ve şöyle anlatırlar bunu: ” Tıpla çok ilgili olan İmparator, bir gün sarayının bahçesinde oturmuş sıcak su içiyordu. Rüzgâr iki yeşil yaprağı getirip onun fincanının içine koydu. Etrafa hoş bir koku yayıldı. Sıcak suya tatlı bir burukluk geldi. İmparator, yaprakları yetiştiren bitkinin bulunmasını ve her yere dikilmesini buyurdu.”
Bu içecek, 780 yılında Budist bir rahip olan Dengyo Daisni tarafından Japonya’ya götürüldü. Japon imparatoru Saga, 815 yılında çay ziraatini başlatan fermanını yayınladı. Bu noktadan sonra Çay, Japon kültürünün ayrılmaz bir parçası oldu. Çayın isim olarak batı ile tanışması Venedikli tüccar Giambattista Ramusio tarafından 1559 yılında yayınladığı seyahatname ile oldu. Fakat çayı batılıların sofrasına getiren İngiliz Doğu Şirketidir. İlk çay sevkiyatı 1610′da oldu. Bir gazino sahibi olan İngiliz Thomas Garroway, ilk kez müşterilerine çay servisi yapmıştır. Ama bu masum içecek İngiltere’de ilk başta çalkantılara yol açmıştır. Dönemin ünlü protestan vaizi John Wesley, doğudan gelen bu yeni içeceğe kuşkulu yaklaşmış, insana fiziken ve ruhen zararlı olabileceğinden Hristiyanlara boykot çağrısında bulunmuştu. İngiliz parlamentosunda ise Lordlar kamarasının üyelerinden Lord Forbes, çayın yalnızca soylular tarafından içilmesi gerektiğini, soyluların ve zenginlerin Tanrı tarafından kutsandığını, yoksulların çay içmesinin yasaklanmasını içeren bir kanun teklifi bile hazırlamıştır.
Fakat ne denilirse denilsin, çay kültürü hızla gelişmiş ve 1860 yılından itibaren İngiltere’de “beş çayı” bir moda haline gelmiştir. İngiltere 1778′de Boston limanına gelen çay yüklü İngiliz gemileri Kızılderili kılığındaki bağımsızlık yanlısı Amerikalılar tarafından baskına uğramış ve çay balyaları denize dökülmüştür. Amerika tarihinde “Boston Tea Party-Boston çay partisi” adı verilen bu olay, Amerikan kolonilerinin İngiltere’ye başkaldırma hareketinin ilk adımı olmuştur.
Türkler, Anadolu’ya gelmeden öncede çayı bilmelerine karşın; çayın Türkiye’ye gelmesi ancak birkaç yüz yıl önceye dayanmaktadır. Çay içiminin Anadolu’da yaygınlaşması 19. yüzyıldan itibaren olmuştur. Türklerde çayın yaygınlaşmasına ilişkin şöyle bir hikâye anlatılır:
Hoca Ahmet Yesevi bir gün Hıtay sınırında Türkistan karyelerinden birine misafir olur. O gün hava çok sıcak olduğu için çok yorulmuştur. Evine misafir olduğu Türkmenin komşusunun zevcesi doğum yapmak üzeredir. Türkmen, Hoca Ahmet Yesevi’den dua ister, Ahmet Yesevi de dua eder. Allah’ın izniyle Türkmensin isteği hemen olur. Türkmen bu duruma çok memnun olur. O yörenin önemli bir ikramı olan çay kaynatıp getirir. Hoca Ahmet Yesevi çayı sıcak sıcak içince terler ve yorgunluğu gider. Sonra, “Bu şifalı bir şey imiş, hastalarınıza bundan içirin ki şifa bulsunlar. Allah kıyamete kadar buna revaç versin” diye dua etmiştir. İşte çay bundan sonra bütün Türkler arasında kullanılmaya başlamış ve şifa verici bir içecek olmuştur.
Halk kültürü ve etnografyasında çay önemli bir yer tutar. Çay bugün sosyal hayatımızda yerini dolduramayacak derecede sağlamlaştırmış, onun etrafında oluşan kültürüyle birlikte yaşamaktadır.
26 Ocak 2018 Cuma
NEMRUT M.Ö. 2000 Zalim ve Hain Bir Hükümdardı
Milattan önce 2000'li yıllarda Irak toprakları üzerinde büyük bir hakimiyet kurarak, başkent Ur'da (Babil) krallık yapan Nemrud b. Kenan, büyük peygamberlerden Hazreti İbrahim'le mücadeleye girişen ve onu ateşe atarak öldürmek isteyen zalim ve hain bir hükümdardı.
Gençlik döneminde başına topladığı serserilerle isyan ve kargaşalıklar çıkartarak babasını katletmiş, kral olduktan sonra da kendisinin tanrı olduğunu ilan etmişti. Nannar Tapınağını yaptıran ve insanların bu adla anılan puta ve çeşitli yıldızlara tapmalarını emreden Nemrud ayrıca bir ateşgede kurmuş ve kendi iktidarını korumak için akıl almaz zulüm ve kötülükler işlemiştir.
Onun ahmak ve aklî melekeleri zayıf bir kişi olduğu bilinmektedir. Kendisini Firavun'la karşılaştıran bazı müfessirler Nemrud'un ondan daha geri zekalı ve aptal bir hükümdar olduğunu belirtmişlerdir. Nitekim, ismi açıkça zikredilmese de, Kur'an-ı Kerim'de onun Hz. İbrahim'le yaptığı bir tartışma sırasında söylediği sözler cehalet ve aptallığının boyutlarını göstermesi bakımından ilginçtir.
Bakara Sûresi'nin 258. âyet-i kerîmesinde şöyle buyurulmaktadır:
"Kendisine mülk ve peygamberlik verdi diye, Rabbi hakkında ibrahim ile tartışmaya gireni görmedin mi! İşte o zaman ibrahim: "Rabbim dirilten, yaşatan ve öldürendir" deyince, "Ben de yaşatır ve öldürürüm" dedi. Bunun üzerine ibrahim: "Bil ki, Allah güneşi doğudan getirir, sen de onu batıdan getir!" dedi. Münkir olan o anda söyleyecek söz bulamayarak dili tutuldu. Allah zalim kimseleri hidayete erdirmez."
Hazreti ibrahim'den sonra yüce Allah Ur şehrine ve Nemrud'a düşmanlarını musallat ederek devletlerini paramparça etmiştir. Orduları üzerine üşüşen sivrisinekler sebebiyle büyük yenilgiler yaşayan Nemrud da burnuna giren bir sivrisinek sebebiyle korkunç acılar çekmeye başlamış, hizmetçilerine başını tokmaklattırarak sakinleşmeye çalışmışsa da nihayet muhafızlarından birinin usanç getirmesi ve tokmağını hızlıca indirmesi sebebiyle, başı parçalanarak hak ettiği sona kavuşmuştur.
Gençlik döneminde başına topladığı serserilerle isyan ve kargaşalıklar çıkartarak babasını katletmiş, kral olduktan sonra da kendisinin tanrı olduğunu ilan etmişti. Nannar Tapınağını yaptıran ve insanların bu adla anılan puta ve çeşitli yıldızlara tapmalarını emreden Nemrud ayrıca bir ateşgede kurmuş ve kendi iktidarını korumak için akıl almaz zulüm ve kötülükler işlemiştir.
Onun ahmak ve aklî melekeleri zayıf bir kişi olduğu bilinmektedir. Kendisini Firavun'la karşılaştıran bazı müfessirler Nemrud'un ondan daha geri zekalı ve aptal bir hükümdar olduğunu belirtmişlerdir. Nitekim, ismi açıkça zikredilmese de, Kur'an-ı Kerim'de onun Hz. İbrahim'le yaptığı bir tartışma sırasında söylediği sözler cehalet ve aptallığının boyutlarını göstermesi bakımından ilginçtir.
Bakara Sûresi'nin 258. âyet-i kerîmesinde şöyle buyurulmaktadır:
"Kendisine mülk ve peygamberlik verdi diye, Rabbi hakkında ibrahim ile tartışmaya gireni görmedin mi! İşte o zaman ibrahim: "Rabbim dirilten, yaşatan ve öldürendir" deyince, "Ben de yaşatır ve öldürürüm" dedi. Bunun üzerine ibrahim: "Bil ki, Allah güneşi doğudan getirir, sen de onu batıdan getir!" dedi. Münkir olan o anda söyleyecek söz bulamayarak dili tutuldu. Allah zalim kimseleri hidayete erdirmez."
Hazreti ibrahim'den sonra yüce Allah Ur şehrine ve Nemrud'a düşmanlarını musallat ederek devletlerini paramparça etmiştir. Orduları üzerine üşüşen sivrisinekler sebebiyle büyük yenilgiler yaşayan Nemrud da burnuna giren bir sivrisinek sebebiyle korkunç acılar çekmeye başlamış, hizmetçilerine başını tokmaklattırarak sakinleşmeye çalışmışsa da nihayet muhafızlarından birinin usanç getirmesi ve tokmağını hızlıca indirmesi sebebiyle, başı parçalanarak hak ettiği sona kavuşmuştur.
Habil ile Kabil (İlk Cinayet)
Yeryüzünde ilk cinayet, Hazreti Adem'in oğullarından Kabil'in, kardeşi Habil'i öldürmesiyle işlenmiştir. Kabil katillerin önderi olması itibariyle, kıyamete kadar haksız yere cana kıyan bütün katillerin günahının bir mislini de yüklenecek olan bedbaht bir insandır. Bu konuyla ilgili olarak Peygamberimizin şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
"Haksız yere öldürülen her insanın kanının günahından, Adem'in oğlu (Kabil hesabına) bir pay ayrılır. Çünkü bu cinayeti âdet edinenlerin önderi odur."
Kaynaklarımızda belirtildiği üzere Kabil'in kardeşini öldürmesinin sebebi kıskançlık idi.
O, kendisinin evlenmek istediği kızın Habil ile evlendirileceğini anlayınca kardeşine karşı büyük bir kin ve nefret duymuştu. Hadisenin tafsilatıyla ilgili verilen bilgilere göre Hz.Adem ve Havva Cennet'ten çıkartılıp yeryüzüne indirildikten sonra yüce Allah onlara bir çok oğullar ve kızlar verdi. Hz. Havva her batında bir erkek, bir de kız olmak üzere ikiz çocuklar doğurdu.
Bunlar gençlik çağlarına eriştiklerinde ilk doğan ikizlerden erkek olan, daha sonra doğan ikizler içindeki kız ile evleniyor; ilk doğan kız ise ikinci batında doğan erkek ile evleniyordu. O günler içinde yeryüzünde başka insan olmadığı için bu bir süre böyle devam etmek zorundaydı.
Kabil kendi ikizinin daha güzel olması sebebiyle, Habil ile doğan kızı almak istemedi ve babasının emirlerine aykırı hareket ederek kendi ikizi ile evlenmek istediğini bildirdi. Çıkan anlaşmazlık üzerine Hz. Adem onların Allah'a birer kurban takdim etmelerini emretti. Böylece kimin kurbanı kabul edilirse onun haklı olduğu anlaşılacaktı.
Daha çok hayvancılıkla meşgul olup ailenin koyun sürüsünü gütmekte olan Habil, Allah'a takdim edeceği kurban için, koyunları içinde en değerli olan bir koçu seçip ayırdı. Ziraat işleriyle meşgul olan Kabil ise yüreğini bürüyen kıskançlık ve inkâr sebebiyle takdim edeceği kurbana ehemmiyet vermeyip değersiz bir takım şeyler sundu.
Neticede Allah Habil'in kurbanını kabul edip de bu meselede Kabil'in haksız olduğu anlaşılınca onun inkâr ve sapkınlığı daha da arttı ve bulduğu ilk fırsatta Habil'i katletmeyi düşündü. Üstelik kendisinden daha güçlü ve kuvvetli bir kimse olan kardeşini uyurken, başına vurduğu büyük bir taşla öldürmeyi planlayıp sonunda da bu menfur emelini gerçekleştirdi. Habil, koyunlarının arasında, bir ağacın dibinde uyurken ona yaklaştı ve yerden aldığı büyükçe bir taşı, kin ve hırs içinde kardeşinin başına vurup onu katletti.
Böylece yeryüzünde ilk kan dökülmüş, ilk cinayet işlenmiş oluyordu. Kabil, kardeşinin kanlar içinde uzanan cesedini ne yapacağını ve nasıl saklayacağını düşünürken bir karganın ölü olan başka bir kargayı toprağa gömdüğüne şahid olmuş, "Eyvah bana! Bir karga kadar olamadım!" demiştir.
Hazreti Âdem'in oğullan ile ilgili bu kıssa Kur'anı Kerim'de şöyle anlatılmıştır:
"Onlara, Adem'in iki oğlunun haberini gerçek olarak oku: Hani birer kurban takdim etmişlerdi de birisinden kabul edilmiş, diğerinden ise kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen kardeş, kıskançlık yüzünden) "Andolsun seni öldüreceğim" dedi. Diğeri de, "Allah ancak kendinden korkanların kurbanını kabul eder" dedi.
"Andolsun ki sen, öldürmek için bana elini uzatsan bile ben sana, öldürmek için el uzatacak değilim. Ben âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım. Ben istiyorum ki sen, hem benim günahımı, hem de kendi günahını yüklenip ateşe atılacaklardan olasın. Zalimlerin cezası işte budur" dedi.
Nihayet nefsi onu, kardeşini öldürmeye itti de onu öldürdü. Bu yüzden de kaybedenlerden oldu. Derken Allah kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini ona göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi. "Yazık bana! Şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini gömmekten aciz mi oldum" dedi ve ettiğine yananlardan oldu.
(Mâide Sûresi: 2 7-31)
Kabil, Habil'i öldürdükten sonra istediği kızı da kaçırarak baba ocağından ayrılmıştır. Gittiği yerde nesli çoğalmış, ayrı bir kabile oluşturmuştur. Hazreti Adem'in diğer çocukları onlarla temas kurmaktan uzun süre sakınmışlarsa da daha sonra, kendilerine gönderilmiş olan peygamberlerinin sözünü dinlemeyerek Kabil oğullarının yurduna gidip gelmeyi ve orada işlenen suç ve günahlara bulaşmayı adet edinmişlerdir. Hazreti Şit aleyhisselâmın bu konuda kavmini uyarıp ikaz ettiği, hatta küçük bir ordu tertipleyerek Kabil oğullarıyla savaşa tutuştuğu rivayet edilmiştir.
Yine bazı kaynaklarda ve tefsirlerde ifade edildiğine göre Kabil, ateşe tapanların da önderidir. O, bulunduğu bölgede büyük bir ateşgede kurmuş, çocuklarının burada yanan ateşe tapınmalarını istemiştir. İyice yaşlandığı bir sırada, âmâ olarak doğmuş olan öz oğullarından biri tarafından, başına fırlatılan taş sebebiyle öldürülmüştür.
"Haksız yere öldürülen her insanın kanının günahından, Adem'in oğlu (Kabil hesabına) bir pay ayrılır. Çünkü bu cinayeti âdet edinenlerin önderi odur."
Kaynaklarımızda belirtildiği üzere Kabil'in kardeşini öldürmesinin sebebi kıskançlık idi.
O, kendisinin evlenmek istediği kızın Habil ile evlendirileceğini anlayınca kardeşine karşı büyük bir kin ve nefret duymuştu. Hadisenin tafsilatıyla ilgili verilen bilgilere göre Hz.Adem ve Havva Cennet'ten çıkartılıp yeryüzüne indirildikten sonra yüce Allah onlara bir çok oğullar ve kızlar verdi. Hz. Havva her batında bir erkek, bir de kız olmak üzere ikiz çocuklar doğurdu.
Bunlar gençlik çağlarına eriştiklerinde ilk doğan ikizlerden erkek olan, daha sonra doğan ikizler içindeki kız ile evleniyor; ilk doğan kız ise ikinci batında doğan erkek ile evleniyordu. O günler içinde yeryüzünde başka insan olmadığı için bu bir süre böyle devam etmek zorundaydı.
Kabil kendi ikizinin daha güzel olması sebebiyle, Habil ile doğan kızı almak istemedi ve babasının emirlerine aykırı hareket ederek kendi ikizi ile evlenmek istediğini bildirdi. Çıkan anlaşmazlık üzerine Hz. Adem onların Allah'a birer kurban takdim etmelerini emretti. Böylece kimin kurbanı kabul edilirse onun haklı olduğu anlaşılacaktı.
Daha çok hayvancılıkla meşgul olup ailenin koyun sürüsünü gütmekte olan Habil, Allah'a takdim edeceği kurban için, koyunları içinde en değerli olan bir koçu seçip ayırdı. Ziraat işleriyle meşgul olan Kabil ise yüreğini bürüyen kıskançlık ve inkâr sebebiyle takdim edeceği kurbana ehemmiyet vermeyip değersiz bir takım şeyler sundu.
Neticede Allah Habil'in kurbanını kabul edip de bu meselede Kabil'in haksız olduğu anlaşılınca onun inkâr ve sapkınlığı daha da arttı ve bulduğu ilk fırsatta Habil'i katletmeyi düşündü. Üstelik kendisinden daha güçlü ve kuvvetli bir kimse olan kardeşini uyurken, başına vurduğu büyük bir taşla öldürmeyi planlayıp sonunda da bu menfur emelini gerçekleştirdi. Habil, koyunlarının arasında, bir ağacın dibinde uyurken ona yaklaştı ve yerden aldığı büyükçe bir taşı, kin ve hırs içinde kardeşinin başına vurup onu katletti.
Böylece yeryüzünde ilk kan dökülmüş, ilk cinayet işlenmiş oluyordu. Kabil, kardeşinin kanlar içinde uzanan cesedini ne yapacağını ve nasıl saklayacağını düşünürken bir karganın ölü olan başka bir kargayı toprağa gömdüğüne şahid olmuş, "Eyvah bana! Bir karga kadar olamadım!" demiştir.
Hazreti Âdem'in oğullan ile ilgili bu kıssa Kur'anı Kerim'de şöyle anlatılmıştır:
"Onlara, Adem'in iki oğlunun haberini gerçek olarak oku: Hani birer kurban takdim etmişlerdi de birisinden kabul edilmiş, diğerinden ise kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen kardeş, kıskançlık yüzünden) "Andolsun seni öldüreceğim" dedi. Diğeri de, "Allah ancak kendinden korkanların kurbanını kabul eder" dedi.
"Andolsun ki sen, öldürmek için bana elini uzatsan bile ben sana, öldürmek için el uzatacak değilim. Ben âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım. Ben istiyorum ki sen, hem benim günahımı, hem de kendi günahını yüklenip ateşe atılacaklardan olasın. Zalimlerin cezası işte budur" dedi.
Nihayet nefsi onu, kardeşini öldürmeye itti de onu öldürdü. Bu yüzden de kaybedenlerden oldu. Derken Allah kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini ona göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi. "Yazık bana! Şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini gömmekten aciz mi oldum" dedi ve ettiğine yananlardan oldu.
(Mâide Sûresi: 2 7-31)
Kabil, Habil'i öldürdükten sonra istediği kızı da kaçırarak baba ocağından ayrılmıştır. Gittiği yerde nesli çoğalmış, ayrı bir kabile oluşturmuştur. Hazreti Adem'in diğer çocukları onlarla temas kurmaktan uzun süre sakınmışlarsa da daha sonra, kendilerine gönderilmiş olan peygamberlerinin sözünü dinlemeyerek Kabil oğullarının yurduna gidip gelmeyi ve orada işlenen suç ve günahlara bulaşmayı adet edinmişlerdir. Hazreti Şit aleyhisselâmın bu konuda kavmini uyarıp ikaz ettiği, hatta küçük bir ordu tertipleyerek Kabil oğullarıyla savaşa tutuştuğu rivayet edilmiştir.
Yine bazı kaynaklarda ve tefsirlerde ifade edildiğine göre Kabil, ateşe tapanların da önderidir. O, bulunduğu bölgede büyük bir ateşgede kurmuş, çocuklarının burada yanan ateşe tapınmalarını istemiştir. İyice yaşlandığı bir sırada, âmâ olarak doğmuş olan öz oğullarından biri tarafından, başına fırlatılan taş sebebiyle öldürülmüştür.
18 Ocak 2018 Perşembe
NİÇİN TRAFİK LAMBALARI KIRMIZI, SARI VE YEŞİLDİR ?
Trafik ışıklan uygulaması, önceleri demiryollarının trenleri
kontrol için uyguladığı sinyaller örnek alınarak başlamıştır. Demiryolları
idaresi kırmızı rengi ‘dur’ sinyali olarak seçmişti. Kırmızı renk kan rengi
olduğundan asırlar boyu tehlikenin, tahribatın ve ölümün simgesi olmuştur.
Demiryolları ilk faaliyete geçtiği 1830’lu yıllarda ‘ikaz’ ışığının rengi yeşil,
‘geç’ ışığının ise beyazdı.
Bir süre sonra beyaz sinyal problem yaratmaya başladı. Beyaz renkli ‘geç’ sinyali diğer sokak lambaları ile karıştırılabiliyordu. Ama daha da kötüsü ‘dur’ işaretlerine konulan kırmızı mercekler yerlerinden düşünce ışık beyazlaşıyor, ‘geç’ sinyali olarak algılanıyor ve kazalara yol açabiliyordu.
Sonunda demiryolcular kırmızıyı ‘dur’, yeşili ‘geç’ san rengi de ‘ikaz’ sinyali olarak kullanmaya başladılar. Bilindiği gibi sarı, renk spektrumu içinde en göz alıcı renktir. Böylece makinist bir sinyalin bulunması gereken yerde beyaz ışığı görürse, bir şeylerin yanlış olduğunu anlıyor ve tedbirini alıyordu.
Karayollarına gelince, yollarda sadece atların ve at arabalarının bulunduğu tarihlerde bile dünyanın büyük şehirlerinde trafik sorundu.
İlk trafik lambası otomobillerin ortaya çıkmasından çok önce 1868’de Londra’da kullanıldı. Gazla yakılan ve bir eksen etrafında döndürülebilen kırmızı ve yeşil lambalar bir yıl sonra patlayıp, kendilerini çeviren polisi de yaralayınca bu uygulama ortadan kalktı.
Ama öte yandan otomobillerin ortaya çıkması ve şehirlerde dolaşmaya başlamalarıyla birlikte durum iyice kötüleşti. Çeşitli şehirlerde değişik uygulamalar yapıldı. Demiryollarındaki uygulama örnek alındı ama demiryollarında birbirine paralel iki hat vardı. Bu sistem iki yolun kesiştiği kavşaklarda işe yaramıyordu.
Sonunda günümüzdekilere benzeyen ilk elektrikli otomatik trafik lambasını, ilkokul mezunu ve ABD’deki Cleveland’ da otomobil sahibi ilk siyah olan Garrett Morgan geliştirdi. 1914’de ilk denemelerine başlayan Morgan 1923’de de patentini aldı. Morgan 1963’de ölümünden az önce patentini 40 bin dolara General Electric firmasına sattı.
Morgan’ın lambaları demiryollarına benzer şekilde bir ‘T’ üzerinde kırmızı ve yeşil iki lambadan ibaretti. Çok geçmeden ikaz anlamında sarı lamba da ilave edildi ve uygulama bütün dünyaya süratle yayıldı. Aradan geçen yıllara rağmen sarı renk hala ‘ikaz’ anlamındadır ama günümüz sürücüleri onu ‘geç’ sinyali olarak algılıyorlar.
Bir süre sonra beyaz sinyal problem yaratmaya başladı. Beyaz renkli ‘geç’ sinyali diğer sokak lambaları ile karıştırılabiliyordu. Ama daha da kötüsü ‘dur’ işaretlerine konulan kırmızı mercekler yerlerinden düşünce ışık beyazlaşıyor, ‘geç’ sinyali olarak algılanıyor ve kazalara yol açabiliyordu.
Sonunda demiryolcular kırmızıyı ‘dur’, yeşili ‘geç’ san rengi de ‘ikaz’ sinyali olarak kullanmaya başladılar. Bilindiği gibi sarı, renk spektrumu içinde en göz alıcı renktir. Böylece makinist bir sinyalin bulunması gereken yerde beyaz ışığı görürse, bir şeylerin yanlış olduğunu anlıyor ve tedbirini alıyordu.
Karayollarına gelince, yollarda sadece atların ve at arabalarının bulunduğu tarihlerde bile dünyanın büyük şehirlerinde trafik sorundu.
İlk trafik lambası otomobillerin ortaya çıkmasından çok önce 1868’de Londra’da kullanıldı. Gazla yakılan ve bir eksen etrafında döndürülebilen kırmızı ve yeşil lambalar bir yıl sonra patlayıp, kendilerini çeviren polisi de yaralayınca bu uygulama ortadan kalktı.
Ama öte yandan otomobillerin ortaya çıkması ve şehirlerde dolaşmaya başlamalarıyla birlikte durum iyice kötüleşti. Çeşitli şehirlerde değişik uygulamalar yapıldı. Demiryollarındaki uygulama örnek alındı ama demiryollarında birbirine paralel iki hat vardı. Bu sistem iki yolun kesiştiği kavşaklarda işe yaramıyordu.
Sonunda günümüzdekilere benzeyen ilk elektrikli otomatik trafik lambasını, ilkokul mezunu ve ABD’deki Cleveland’ da otomobil sahibi ilk siyah olan Garrett Morgan geliştirdi. 1914’de ilk denemelerine başlayan Morgan 1923’de de patentini aldı. Morgan 1963’de ölümünden az önce patentini 40 bin dolara General Electric firmasına sattı.
Morgan’ın lambaları demiryollarına benzer şekilde bir ‘T’ üzerinde kırmızı ve yeşil iki lambadan ibaretti. Çok geçmeden ikaz anlamında sarı lamba da ilave edildi ve uygulama bütün dünyaya süratle yayıldı. Aradan geçen yıllara rağmen sarı renk hala ‘ikaz’ anlamındadır ama günümüz sürücüleri onu ‘geç’ sinyali olarak algılıyorlar.
NÜKLEER SİLAH NEDİR ?
Nükleer silahlar nükleer enerjinin, büyük miktarlarda ve ani
denilebilecek kısa sürelerde, kontrolsüz şekilde üretimine dayalıdır. Nükleer
enerjiyse, çekirdek parçalanması (fisyon), ya da çekirdek birleşmesi (füzyon)
yoluyla elde edilir. Fisyon olayında, örneğin U-235 gibi bir çekirdek, nötron
bombardımanına tabi tutulduğunda, bir nötron tutarak parçalanır ve 2 ya da 3
nötron çıkarır.
Böyle çekirdeklerin, parçalanabilir ya da ‘’fisil’’ olduğu söylenir. Açığa çıkan nötronlardan bazıları, ortamın dışına kaçarak ya da ilgisiz çekirdekler tarafından yutularak ‘ziyan’ olurken, bazıları diğer U-235 çekirdeklerine çapıp yeni fisyonlara yol açar. Eğer bir uranyum kütlesinde ortalama olarak, fisyona yol açan her nötron başına açığa çıkan nötronların; ‘birden fazlası, biri ya da birden azı’ tekrar fisyona yol açabiliyorsa, o uranyum kütlesinin ‘süper kritik, kritik ya da alt kritik’ olduğu söylenir.
Geometrisine ve kimyasal bileşimine bağlı olarak, olası en küçük kritik kütle 7-8 kg düzeyindedir. Uygun bir şekilde hazırlanması gereken böyle bir kütlede, her fisyon bir yenisine yol açar ve ‘zincirleme reaksiyon’ aynı düzeyde devam eder.
Süper kritik bir kütledeyse, her fisyon birden fazla yenisine yol açtığından, fisyonların sayısı çığ gibi artar. Büyüyen bir ‘zincirleme reaksiyon’ oluşur ve fisyon başına açığa, 200 milyon elektron volt enerji çıkar. Kömürün yanmasından elde edilen enerjiyse, karbon atomu başına 4 elektron volt kadar. Dolayısıyla 1 gram U-235’in fisyonu, 2,5 ton kömüre eşdeğer.
Fakat doğada bulunan uranyumun, sadece %0.71 kadarı U-235’ten, kalanıysa, parçalanmayan bir izotop olan U-238’den oluşur. Dolayısıyla doğal uranyumdaki 235 bileşeninin, hele bomba yapılmak isteniyorsa, % 90’lar düzeyinde zenginleştirilmesi gerekiyor. Zenginleştirme yöntemlerinden birisi, ‘gaz difüzyonu’ yöntemi. Normal şartlar altında metal olan uranyum, UF6 gazı haline getirilir ve bir kabın, aralarında gözenekli bir zar bulunan iki bölmesinden birine konup, yüksek basınç altında sıkıştırılır.
Gaz moleküllerinden U-235 içerenler, diğerlerine göre daha hafif olduklarından, herhangi bir sıcaklıkta daha hızlı hareket eder ve zarın diğer tarafına sızmakta daha başarılı olurlar. Dolayısıyla diğer bölmedeki U-235’li molekül konsantrasyonu, az biraz artar. Kayda değer bir zenginleştirme için bu sürecin binlerce kez tekrarlanması, böylesine kaplardan binlercesinin art arda kullanılması gerekir.
Böyle bir tesiste, yılda tonlarca zenginleştirilmiş uranyum üretilebilir. Fakat basınçlamanın gerektirdiği güç binlerce MW, kap sisteminin tesis maliyeti milyar dolar düzeyindedir. Oysa bir nükleer bombanın yapımı için onlarca kilogram zengin uranyum gerekir. Zengin uranyumu az miktarlarda elde etmenin daha ucuz yolları vardır.
Bir başka zenginleştirme yöntemi, uranyum izotoplarının, aynı frekanstaki lazer atımları karşısında verdikleri farklı tepkiye dayanır. Buysa zahmetli ve yavaş çalışan bir yöntem. Malzemeyi küçük miktarlarda ve yavaş yavaş elde etmenin bir diğer yolu, uranyum izotoplarını iyonlanlaştırıp bir manyetik alanın üzerinden geçirmek.
Aynı hızla hareket etmekte olan iyonlar manyetik alandan geçerken, daha ağır olanlar daha küçük, hafif olanlarsa daha büyük yarıçaplı daireler üzerinden saptırılır ve karşıdaki bir ‘’ toplayıcı levha’ nın farklı yerlerine düşerler. Bu, fakirin zenginleştirme yöntemidir. Ancak sabır gerektirir. Çünkü gün boyunca hedef levhasında, gram düzeyinde az ürün birikir.
Parçalanmaya yakın bir diğer ‘fisil’ çekirdekse, Pu-239 izotopu. Ancak, plütonyum doğal bir element değil. Nükleer reaktörlerde, U-238 izotopunun bir nötron yuttuktan sonra bozunması sonucu oluşur. Farklı bir element olduğundan, uranyumdan kimyasal yöntemlerle ayrıştırılabilir ve zenginleştirme işlemi gerektirmez.
Fakat eldesi için, hazırda çalışan bir nükleer reaktörün bulunması ve yakıtına uygun zamanlamalarda müdahale edilmesi gerekir. Hâlbuki bomba malzemesi olarak zenginleştirilmiş uranyum ya da plütonyum elde etmenin en kestirme yolu, bu malzemeyi, nükleer santralarla hizmet veren yakıt işleme tesislerinden almak ya da çalmak.
Fisil malzeme elde edildikten sonra bomba yapması, görece kolay bir iş. İlkel bir nükleer bomba, bir araya geldiklerinde süper kritik olacak olan iki altkritik uranyum kütlesini bir topun namlusuna yerleştirip, birini diğerine doğru ateşlemekle yapılabilir.
Sonuç, büyük bir patlamaya yol açan süper kritik bir kütledir ve açığa çıkan toplam enerjiye ‘bombanın verimi’ denir. Hiroşima’ya atılmış olan bomba böyle bir düzenekten oluşmuştur. Ancak ‘top tipi bomba’ fazla uranyum gerektirir; ağır ve hantal, hem de düşük verimlidir.
Bir diğer yöntem; süper kritik bir fisil malzeme küresinin etrafına güçlü patlayıcılar yerleştirip, bu patlayıcıları fevkalade simetrik bir eşzamanlı biçimde patlatarak, küreyi homojen bir şekilde, çok daha süper kritik küçük bir küreye ‘göçertmek’. Bu tip bir ‘göçertme aygıtında’, Pu-239 tercih edilmekle birlikte, U-235 de kullanılabilir.
Yöntemin, fisil malzeme sağlamadan sonraki en zor tarafı, patlamaların eş zamanlılığını sağlayan elektronik devre elemanlarının yapımı ya da ele geçirilmesi. Fakat zahmetine de değer: Bomba küçük, verimi yüksek olur.
Füzyon olayıysa, hidrojen ya da hidrojenin izotopları olan döteryum ve trityum çekirdeklerinin birleşmesine dayalıdır. Bu çekirdeklerin kaynaşması, birim ağırlık başına fisyondan bile daha fazla enerji açığa çıkarır. O kadar ki, 1 gram hidrojen yaklaşık 50 ton kömüre eşdeğerdir.
Ancak, çekirdeklerin kaynaştırılabilmeleri için, çok yüksek hızlarla çarpıştırılmaları gerekir. Yeterince yüksek sıcaklıktaki hidrojen gazında, her bir yöne doğru hareket etmekte olan atomlar, yeterince yüksek sıcaklıktaki hidrojen gazında, her bir yöne doğru hareket etmekte olan atomlar, yeterince yüksek hızlarla çarpışıp kaynaşabilirler.
Nitekim güneşin merkezindeki sıcaklık 15 milyon dereceyi buluyor ve buradaki hidrojen çekirdekleri, yüksek basıncında yardımıyla füzyona uğrayarak, güneşe ışıdığı enerjiyi sağlıyorlar. Ancak, yeryüzünde basınç çok daha düşük olduğundan, hidrojenin füzyonu için gereken sıcaklık çok daha yüksek ve 100 milyon derecenin üstüne çıkılması gerekiyor.
Bu yüzden “hidrojen bombasının” yapımında, füzyonu biraz daha kolay olan döteryumla trityum tercih edilir.
Döteryum normal sudaki hidrojen atomları arasında, 1/66 oranında bulunuyor ve fiziko kimyasal yöntemlerle ayrıştırılabiliyor. Trityum’sa Li-6 (lityum) izotopunun nötron bombardımanına tabi tutularak, helyum ve trityuma parçalanmasıyla elde edilebilir.
Ancak tirtyum; normal şartlar altında uçucu, kaçıcı bir gaz. Hem de, görece kısa bir yarılanma ömrüyle kendiliğinden bozunuyor. Dolayısıyla, önceden üretilip saklanması yerine, kullanımının hemen öncesinde ve sırasında üretimi tercih ediliyor. Bu amaçla döteryum lityum’la karıştırılır ve her ikisi birlikte, strofor ambalaj malzemesiyle kaplanır.
Patlama anı geldiğinde, lityum nötron bombardımanına tabi tutularak trityum üretilir, bu trityumlar da, içerdeki döteryumlarla çarpışıp füzyona yol açarlar. Ancak; lityumun bombardımanı için nötronlar, füzyon için de yüksek sıcaklıklar gerekir. Bunlarsa ‘birincil’ denilen bir uranyum ya da Plütonyum bombasının patlatılmasıyla elde edilir.
Bu bombanın ürettiği ısınma etkisi, yani termal şok, görece yavaş yayılır ve füzyon düzeneğine ulaşana kadar, düzeneğin dağılması olasılığı belirir. Hâlbuki yayınlanan gama ışınları ışık hızıyla hareket eder. Ve strafor bunları emerek, içindeki karışımın ısınmasını sağlar.
Bir yandan da, birincil bombanın basınç şoku füzyon karışımını dışarıdan ve her yandan homojen bir şekilde sıkıştırır, yaydığı nötronlar lityumu parçalayıp trityum açığa çıkarırlar. Karışımın sıcaklığı 100 milyon derecenin üstüne çıktığında , ‘ikincil’ füzyon bombası devreye girmiştir.
Böyle çekirdeklerin, parçalanabilir ya da ‘’fisil’’ olduğu söylenir. Açığa çıkan nötronlardan bazıları, ortamın dışına kaçarak ya da ilgisiz çekirdekler tarafından yutularak ‘ziyan’ olurken, bazıları diğer U-235 çekirdeklerine çapıp yeni fisyonlara yol açar. Eğer bir uranyum kütlesinde ortalama olarak, fisyona yol açan her nötron başına açığa çıkan nötronların; ‘birden fazlası, biri ya da birden azı’ tekrar fisyona yol açabiliyorsa, o uranyum kütlesinin ‘süper kritik, kritik ya da alt kritik’ olduğu söylenir.
Geometrisine ve kimyasal bileşimine bağlı olarak, olası en küçük kritik kütle 7-8 kg düzeyindedir. Uygun bir şekilde hazırlanması gereken böyle bir kütlede, her fisyon bir yenisine yol açar ve ‘zincirleme reaksiyon’ aynı düzeyde devam eder.
Süper kritik bir kütledeyse, her fisyon birden fazla yenisine yol açtığından, fisyonların sayısı çığ gibi artar. Büyüyen bir ‘zincirleme reaksiyon’ oluşur ve fisyon başına açığa, 200 milyon elektron volt enerji çıkar. Kömürün yanmasından elde edilen enerjiyse, karbon atomu başına 4 elektron volt kadar. Dolayısıyla 1 gram U-235’in fisyonu, 2,5 ton kömüre eşdeğer.
Fakat doğada bulunan uranyumun, sadece %0.71 kadarı U-235’ten, kalanıysa, parçalanmayan bir izotop olan U-238’den oluşur. Dolayısıyla doğal uranyumdaki 235 bileşeninin, hele bomba yapılmak isteniyorsa, % 90’lar düzeyinde zenginleştirilmesi gerekiyor. Zenginleştirme yöntemlerinden birisi, ‘gaz difüzyonu’ yöntemi. Normal şartlar altında metal olan uranyum, UF6 gazı haline getirilir ve bir kabın, aralarında gözenekli bir zar bulunan iki bölmesinden birine konup, yüksek basınç altında sıkıştırılır.
Gaz moleküllerinden U-235 içerenler, diğerlerine göre daha hafif olduklarından, herhangi bir sıcaklıkta daha hızlı hareket eder ve zarın diğer tarafına sızmakta daha başarılı olurlar. Dolayısıyla diğer bölmedeki U-235’li molekül konsantrasyonu, az biraz artar. Kayda değer bir zenginleştirme için bu sürecin binlerce kez tekrarlanması, böylesine kaplardan binlercesinin art arda kullanılması gerekir.
Böyle bir tesiste, yılda tonlarca zenginleştirilmiş uranyum üretilebilir. Fakat basınçlamanın gerektirdiği güç binlerce MW, kap sisteminin tesis maliyeti milyar dolar düzeyindedir. Oysa bir nükleer bombanın yapımı için onlarca kilogram zengin uranyum gerekir. Zengin uranyumu az miktarlarda elde etmenin daha ucuz yolları vardır.
Bir başka zenginleştirme yöntemi, uranyum izotoplarının, aynı frekanstaki lazer atımları karşısında verdikleri farklı tepkiye dayanır. Buysa zahmetli ve yavaş çalışan bir yöntem. Malzemeyi küçük miktarlarda ve yavaş yavaş elde etmenin bir diğer yolu, uranyum izotoplarını iyonlanlaştırıp bir manyetik alanın üzerinden geçirmek.
Aynı hızla hareket etmekte olan iyonlar manyetik alandan geçerken, daha ağır olanlar daha küçük, hafif olanlarsa daha büyük yarıçaplı daireler üzerinden saptırılır ve karşıdaki bir ‘’ toplayıcı levha’ nın farklı yerlerine düşerler. Bu, fakirin zenginleştirme yöntemidir. Ancak sabır gerektirir. Çünkü gün boyunca hedef levhasında, gram düzeyinde az ürün birikir.
Parçalanmaya yakın bir diğer ‘fisil’ çekirdekse, Pu-239 izotopu. Ancak, plütonyum doğal bir element değil. Nükleer reaktörlerde, U-238 izotopunun bir nötron yuttuktan sonra bozunması sonucu oluşur. Farklı bir element olduğundan, uranyumdan kimyasal yöntemlerle ayrıştırılabilir ve zenginleştirme işlemi gerektirmez.
Fakat eldesi için, hazırda çalışan bir nükleer reaktörün bulunması ve yakıtına uygun zamanlamalarda müdahale edilmesi gerekir. Hâlbuki bomba malzemesi olarak zenginleştirilmiş uranyum ya da plütonyum elde etmenin en kestirme yolu, bu malzemeyi, nükleer santralarla hizmet veren yakıt işleme tesislerinden almak ya da çalmak.
Fisil malzeme elde edildikten sonra bomba yapması, görece kolay bir iş. İlkel bir nükleer bomba, bir araya geldiklerinde süper kritik olacak olan iki altkritik uranyum kütlesini bir topun namlusuna yerleştirip, birini diğerine doğru ateşlemekle yapılabilir.
Sonuç, büyük bir patlamaya yol açan süper kritik bir kütledir ve açığa çıkan toplam enerjiye ‘bombanın verimi’ denir. Hiroşima’ya atılmış olan bomba böyle bir düzenekten oluşmuştur. Ancak ‘top tipi bomba’ fazla uranyum gerektirir; ağır ve hantal, hem de düşük verimlidir.
Bir diğer yöntem; süper kritik bir fisil malzeme küresinin etrafına güçlü patlayıcılar yerleştirip, bu patlayıcıları fevkalade simetrik bir eşzamanlı biçimde patlatarak, küreyi homojen bir şekilde, çok daha süper kritik küçük bir küreye ‘göçertmek’. Bu tip bir ‘göçertme aygıtında’, Pu-239 tercih edilmekle birlikte, U-235 de kullanılabilir.
Yöntemin, fisil malzeme sağlamadan sonraki en zor tarafı, patlamaların eş zamanlılığını sağlayan elektronik devre elemanlarının yapımı ya da ele geçirilmesi. Fakat zahmetine de değer: Bomba küçük, verimi yüksek olur.
Füzyon olayıysa, hidrojen ya da hidrojenin izotopları olan döteryum ve trityum çekirdeklerinin birleşmesine dayalıdır. Bu çekirdeklerin kaynaşması, birim ağırlık başına fisyondan bile daha fazla enerji açığa çıkarır. O kadar ki, 1 gram hidrojen yaklaşık 50 ton kömüre eşdeğerdir.
Ancak, çekirdeklerin kaynaştırılabilmeleri için, çok yüksek hızlarla çarpıştırılmaları gerekir. Yeterince yüksek sıcaklıktaki hidrojen gazında, her bir yöne doğru hareket etmekte olan atomlar, yeterince yüksek sıcaklıktaki hidrojen gazında, her bir yöne doğru hareket etmekte olan atomlar, yeterince yüksek hızlarla çarpışıp kaynaşabilirler.
Nitekim güneşin merkezindeki sıcaklık 15 milyon dereceyi buluyor ve buradaki hidrojen çekirdekleri, yüksek basıncında yardımıyla füzyona uğrayarak, güneşe ışıdığı enerjiyi sağlıyorlar. Ancak, yeryüzünde basınç çok daha düşük olduğundan, hidrojenin füzyonu için gereken sıcaklık çok daha yüksek ve 100 milyon derecenin üstüne çıkılması gerekiyor.
Bu yüzden “hidrojen bombasının” yapımında, füzyonu biraz daha kolay olan döteryumla trityum tercih edilir.
Döteryum normal sudaki hidrojen atomları arasında, 1/66 oranında bulunuyor ve fiziko kimyasal yöntemlerle ayrıştırılabiliyor. Trityum’sa Li-6 (lityum) izotopunun nötron bombardımanına tabi tutularak, helyum ve trityuma parçalanmasıyla elde edilebilir.
Ancak tirtyum; normal şartlar altında uçucu, kaçıcı bir gaz. Hem de, görece kısa bir yarılanma ömrüyle kendiliğinden bozunuyor. Dolayısıyla, önceden üretilip saklanması yerine, kullanımının hemen öncesinde ve sırasında üretimi tercih ediliyor. Bu amaçla döteryum lityum’la karıştırılır ve her ikisi birlikte, strofor ambalaj malzemesiyle kaplanır.
Patlama anı geldiğinde, lityum nötron bombardımanına tabi tutularak trityum üretilir, bu trityumlar da, içerdeki döteryumlarla çarpışıp füzyona yol açarlar. Ancak; lityumun bombardımanı için nötronlar, füzyon için de yüksek sıcaklıklar gerekir. Bunlarsa ‘birincil’ denilen bir uranyum ya da Plütonyum bombasının patlatılmasıyla elde edilir.
Bu bombanın ürettiği ısınma etkisi, yani termal şok, görece yavaş yayılır ve füzyon düzeneğine ulaşana kadar, düzeneğin dağılması olasılığı belirir. Hâlbuki yayınlanan gama ışınları ışık hızıyla hareket eder. Ve strafor bunları emerek, içindeki karışımın ısınmasını sağlar.
Bir yandan da, birincil bombanın basınç şoku füzyon karışımını dışarıdan ve her yandan homojen bir şekilde sıkıştırır, yaydığı nötronlar lityumu parçalayıp trityum açığa çıkarırlar. Karışımın sıcaklığı 100 milyon derecenin üstüne çıktığında , ‘ikincil’ füzyon bombası devreye girmiştir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

















