Hazreti Musa aleyhisselâm'ı, Nil Nehri'nde bir sandık içinde bulup da, Firavun'un sarayında büyütüp yetiştiren ve kendisine iman ederek, cennetin yüksek mertebelerini kazanan büyük hanımlardandır. Firavun'un karısı olmasına rağmen imanında sebat etmiş ve bu zalimin ağır işkenceleri altında şehid edilerek öldürülmüştür.
Hz. Asiye'nin İsrailoğulları'ndan bir kadın veya Firavun'un amcasının kızı olduğuna dair rivâyetler vardır. İslâmî kaynaklarda ismi Asiye binti Müzâhim olarak geçer. Hz. Musa'ya iman eden bir kadının tandıra atılarak yakılmasından etkilenip iman etmiş olduğu rivayeti yanında, Musa aleyhisselâmın sihirbazlara galebe çalmasından sonra iman ettiği de söylenmiştir.
Hz. Asiye'nin dünya kadınlarının en büyüklerinden olduğuna dair peygamberimizin hadisleri vardır.
Bunlardan biri Buhari'de şu şekilde kayıtlıdır:
"Erkeklerden çoğu fazilette kemâle erişti. Halbuki kadınlardan yalnız Firavun'un karısı Asiye ile Imran'ın kızı Meryem'den başka hiç biri kemâle erişemedi. (Ümmetimin kadınlarına karşı) Aişe'nin fazileti de tiridin, başka yemeklere karşi fazileti gibidir." (Buharı Muhtasarı, C:9, S. 148)
Gerek Kur'an âyetlerinde övülmesi, gerekse hadisi şeriflerde methedilip yüceltilmesi sebebiyle bazı İslâm âlimleri Hz. Asiye'nin nübüvvetine kail olmuşlardır. Genellikle kabul görmemesine rağmen İmam-ı Eşari; aralarında Hz. Havva, Sâre, Hz. Musa'nın annesi, Hacer, Asiye ve Hz. Meryem'in bulunduğu altı kadının nebilerden olduğunu söylemiştir. Maturûdî akaidine göre fazilederi ne kadar yüksek olursa olsun kadınlardan peygamber gelmemiştir.
Hz. Asiye'nin Musa aleyhisselâma iman ettiğini gören Firavun, önce onu bu imanından vazgeçirmeye çalışmışsa da muvaffak olamamış, bunun üzerine kendisine işkence etmeye başlamıştır.
Sonunda hanımı için yere dört kazık çaktırmış, elleri ve ayaklarını o kazıklara bağlatarak, yukardan attırdığı büyük bir kaya parçası ile vahşice kadetmiştir. Bu esnada Hazreti Asiye'nin güldüğünü ve sevinç içinde can vermekte olduğunu gören Firavun: "Şunu tutan deliliğe bakınız ki, işkenceler içinde gülüyor!" demiştir.
Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur:
"Allah iman edenlere de Firavun'un zevcesini bir misal olarak irad etti. O vakit O: "Ey Rabbim! Bana, katında, Cennet'in içinde bir ev yap. Beni Firavun'dan ve onun kötü amel ve hareketlerinden kurtar. Beni o zalimler güruhundan selâmete çıkar." demişti. (Tahrim Sûresi: 1 I)
29 Ocak 2018 Pazartesi
Dünyaca Meşhur Mısır Hükümdarları Firavun
FİRAVUN (m.ö. 1700)
Hazreti Musa aleyhisselâm ile olan mücadeleleri Kur'an-ı Kerim'de uzunca anlatılan Firavun, dünyaca meşhur Mısır hükümdarlarından biridir.
Bazı kaynaklarda onun II. Ramses olduğu, bazı kaynaklarda da Ramses'in oğlu Menfiteh olduğu yazılmıştır. İslâm tarihlerinde ismi Velid b.
Musab olarak zikredilir ve Firavun kelimesi azgın, cebbar, zorla hakimiyet kurmuş kimse manâsına kullanılır. Araplar, İran hükümdarlarına Kisra, Bizans krallarına Kayser, Habeş krallarına (P Necaşi, Mısır hükümdarlarına da Firavun Nasıl demişlerdir.
Kur'anda Hazreti Musa ile mücadelesi verilen Firavun, o dönemde kendi topraklarında yaşayan İsrailoğulları'nı köle gibi çalıştıran; onlardan nefret ettiği için doğan erkek çocuklarını öldüren zalim ve acımasız bir kimse idi.
Hazreti Musa'nın risâletini kabul etmemiş ve inkârında sonuna kadar direnmişti. Çaresiz kalıp, İsrailoğulları'nın başka topraklara göç etmesine izin vermesine rağmen sonra pişman olmuş ve onları takip edip Kızıldeniz kıyısında sıkıştırmıştı.
Bir mucize kabilinden deniz yarılıp ortasında bir yol açılmış; Hazreti Musa ve kavmi kurtulmuş, fakat bu yola giren Firavun ve adamları tekrar kapanan deniz sebebiyle boğulup ölmüşlerdir.
Firavun'un son anda iman etmek istediği, fakat yüce Allah'ın:
"Şimdi mi? Halbuki sen daha önce isyan etmiş, daima fesatçılardan olmuştun " buyurduğu Kur'an âyetleriyle sabittir. (Bak: Yûnus Sûresi, âyet: 90-92) Firavun'un cesedi daha sonra gelenlere ibret olsun diye karaya atılmıştır.
Hazreti Musa aleyhisselâm ile olan mücadeleleri Kur'an-ı Kerim'de uzunca anlatılan Firavun, dünyaca meşhur Mısır hükümdarlarından biridir.
Bazı kaynaklarda onun II. Ramses olduğu, bazı kaynaklarda da Ramses'in oğlu Menfiteh olduğu yazılmıştır. İslâm tarihlerinde ismi Velid b.
Musab olarak zikredilir ve Firavun kelimesi azgın, cebbar, zorla hakimiyet kurmuş kimse manâsına kullanılır. Araplar, İran hükümdarlarına Kisra, Bizans krallarına Kayser, Habeş krallarına (P Necaşi, Mısır hükümdarlarına da Firavun Nasıl demişlerdir.
Kur'anda Hazreti Musa ile mücadelesi verilen Firavun, o dönemde kendi topraklarında yaşayan İsrailoğulları'nı köle gibi çalıştıran; onlardan nefret ettiği için doğan erkek çocuklarını öldüren zalim ve acımasız bir kimse idi.
Hazreti Musa'nın risâletini kabul etmemiş ve inkârında sonuna kadar direnmişti. Çaresiz kalıp, İsrailoğulları'nın başka topraklara göç etmesine izin vermesine rağmen sonra pişman olmuş ve onları takip edip Kızıldeniz kıyısında sıkıştırmıştı.
Bir mucize kabilinden deniz yarılıp ortasında bir yol açılmış; Hazreti Musa ve kavmi kurtulmuş, fakat bu yola giren Firavun ve adamları tekrar kapanan deniz sebebiyle boğulup ölmüşlerdir.
Firavun'un son anda iman etmek istediği, fakat yüce Allah'ın:
"Şimdi mi? Halbuki sen daha önce isyan etmiş, daima fesatçılardan olmuştun " buyurduğu Kur'an âyetleriyle sabittir. (Bak: Yûnus Sûresi, âyet: 90-92) Firavun'un cesedi daha sonra gelenlere ibret olsun diye karaya atılmıştır.
Zalim ve Hain Bir Hükümdar Nemrut
NEMRUT (m.ö. 2000)
Milattan önce 2000'li yıllarda Irak toprakları üzerinde büyük bir hakimiyet kurarak, başkent Ur'da (Babil) krallık yapan Nemrud b. Kenan, büyük peygamberlerden Hazreti İbrahim'le mücadeleye girişen ve onu ateşe atarak öldürmek isteyen zalim ve hain bir hükümdardı.
Gençlik döneminde başına topladığı serserilerle isyan ve kargaşalıklar çıkartarak babasını katletmiş, kral olduktan sonra da kendisinin tanrı olduğunu ilan etmişti. Nannar Tapınağını yaptıran ve insanların bu adla anılan puta ve çeşitli yıldızlara tapmalarını emreden Nemrud ayrıca bir ateşgede kurmuş ve kendi iktidarını korumak için akıl almaz zulüm ve kötülükler işlemiştir.
Onun ahmak ve aklî melekeleri zayıf bir kişi olduğu bilinmektedir. Kendisini Firavun'la karşılaştıran bazı müfessirler Nemrud'un ondan daha geri zekalı ve aptal bir hükümdar olduğunu belirtmişlerdir. Nitekim, ismi açıkça zikredilmese de, Kur'an-ı Kerim'de onun Hz. İbrahim'le yaptığı bir tartışma sırasında söylediği sözler cehalet ve aptallığının boyutlarını göstermesi bakımından ilginçtir.
Bakara Sûresi'nin 258. âyet-i kerîmesinde şöyle buyurulmaktadır:
"Kendisine mülk ve peygamberlik verdi diye, Rabbi hakkında ibrahim ile tartışmaya gireni görmedin mi! İşte o zaman ibrahim: "Rabbim dirilten, yaşatan ve öldürendir" deyince, "Ben de yaşatır ve öldürürüm" dedi. Bunun üzerine ibrahim: "Bil ki, Allah güneşi doğudan getirir, sen de onu batıdan getir!" dedi. Münkir olan o anda söyleyecek söz bulamayarak dili tutuldu.
Allah zalim kimseleri hidayete erdirmez."
Hazreti ibrahim'den sonra yüce Allah Ur şehrine ve Nemrud'a düşmanlarını musallat ederek devletlerini paramparça etmiştir. Orduları üzerine üşüşen sivrisinekler sebebiyle büyük yenilgiler yaşayan Nemrud da burnuna giren bir sivrisinek sebebiyle korkunç acılar çekmeye başlamış, hizmetçilerine başını tokmaklattırarak sakinleşmeye çalışmışsa da nihayet muhafızlarından birinin usanç getirmesi ve tokmağını hızlıca indirmesi sebebiyle, başı parçalanarak hak ettiği sona kavuşmuştur.
Milattan önce 2000'li yıllarda Irak toprakları üzerinde büyük bir hakimiyet kurarak, başkent Ur'da (Babil) krallık yapan Nemrud b. Kenan, büyük peygamberlerden Hazreti İbrahim'le mücadeleye girişen ve onu ateşe atarak öldürmek isteyen zalim ve hain bir hükümdardı.
Gençlik döneminde başına topladığı serserilerle isyan ve kargaşalıklar çıkartarak babasını katletmiş, kral olduktan sonra da kendisinin tanrı olduğunu ilan etmişti. Nannar Tapınağını yaptıran ve insanların bu adla anılan puta ve çeşitli yıldızlara tapmalarını emreden Nemrud ayrıca bir ateşgede kurmuş ve kendi iktidarını korumak için akıl almaz zulüm ve kötülükler işlemiştir.
Onun ahmak ve aklî melekeleri zayıf bir kişi olduğu bilinmektedir. Kendisini Firavun'la karşılaştıran bazı müfessirler Nemrud'un ondan daha geri zekalı ve aptal bir hükümdar olduğunu belirtmişlerdir. Nitekim, ismi açıkça zikredilmese de, Kur'an-ı Kerim'de onun Hz. İbrahim'le yaptığı bir tartışma sırasında söylediği sözler cehalet ve aptallığının boyutlarını göstermesi bakımından ilginçtir.
Bakara Sûresi'nin 258. âyet-i kerîmesinde şöyle buyurulmaktadır:
"Kendisine mülk ve peygamberlik verdi diye, Rabbi hakkında ibrahim ile tartışmaya gireni görmedin mi! İşte o zaman ibrahim: "Rabbim dirilten, yaşatan ve öldürendir" deyince, "Ben de yaşatır ve öldürürüm" dedi. Bunun üzerine ibrahim: "Bil ki, Allah güneşi doğudan getirir, sen de onu batıdan getir!" dedi. Münkir olan o anda söyleyecek söz bulamayarak dili tutuldu.
Allah zalim kimseleri hidayete erdirmez."
Hazreti ibrahim'den sonra yüce Allah Ur şehrine ve Nemrud'a düşmanlarını musallat ederek devletlerini paramparça etmiştir. Orduları üzerine üşüşen sivrisinekler sebebiyle büyük yenilgiler yaşayan Nemrud da burnuna giren bir sivrisinek sebebiyle korkunç acılar çekmeye başlamış, hizmetçilerine başını tokmaklattırarak sakinleşmeye çalışmışsa da nihayet muhafızlarından birinin usanç getirmesi ve tokmağını hızlıca indirmesi sebebiyle, başı parçalanarak hak ettiği sona kavuşmuştur.
27 Ocak 2018 Cumartesi
NEDEN YORULURUZ?
Yorgunluk bir nevi “zehirlenme” sayılabilir. Çalışmaktan yorulan adale “laktik asid” meydana getirir. Yorgun bir adaledeki laktik asidi giderebilirsek, o adale derhal çalışabilecek duruma gelecektir. Günlük hayatımız boyunca, yorulan adalelerimizin meydana getirdiği laktik asidle “kendimizi zehirleriz”. Bundan başka adalelerin çalışmaları esnasında vücudun oluşturduğu başka “yorgunluk toksinleri” daha vardır. Kan dolaşımı esnasında bu yorgunluk toksinleri vücudun her tarafına taşınır. Dolayısıyla sadece adalelerde yorgunluk hissetmekle kalmaz, bütün vücudumuzla yoruluruz. Bu yorgunlukda en büyük hisse de beyine düşer.
Bilim adamları yorgunlukla ilgili çok ilginç bir deney yapmışlardır. Son derece yorgun düşen ve yorgunluktan uyuyakalan bir köpeğin kanı başka bir köpeğe nakledildiğinde, ikinci köpek hemen yorgunluk belirtileri göstermiş ve o da derin bir uykuya dalmıştır. Buna. karşılık dinç ve zinde bir köpeğin kanı uykulu, yorgun bir köpeğe nakledildiği zaman, köpek hemen uyanmış, yorgunluk belirtilerinden iz kalmamıştır. Bütün bunlara rağmen, yorgunluk sadece “kimyasal bir olgu” değildir. Aynı zamanda “biyolojik” nitelik taşır. Yorgunluğu tam anlamıyla ortadan kaldırmak söz konusu olmadığı için, vücut hücre erinin istirahat etmesine, dinlenmelerine meydan vermek gerekir. Hücrelerdeki tahribat onarılmalı, beyinin sinir hücreleri yenilenmelidir. Yorgunluk hissedildiğinde, vücudun eski gücünü kazanabilmesi için uyku şarttır.
Burada dinlenmenin de değişik şekilleri olduğunu özellikle belirtelim. Bütün gün masa başında, kafasını yorarak çalışan bir kimse, kendini yorgun hissettiğinde dinlenmek için uzanıp yatmak istemeyebilir. Bunun yerine uzun gezintilere çıkacak, temiz açık havada dolaşmayı tercih edecektir. Okuldan eve gelen, uzun uzun ders çalışan çocuklar da dinlenmeyi yatıp uyuyarak yapmazlar. Koşup oynayarak dinlenirler. , Bunun nedeni açıktır. Vücudun belirli bir kısmı örneğin beyin, gözler, eller ya da bacaklar yorulduğu zaman, o uzvu yeniden güçlendirmek, zindeleştirmek için en iyi yol vücudun diğer kısımlarını çalıştırmaktır. Başka türlü söylemek gerekirse, düzenli, aşırı kaçmayacak bir hareketlilikle de dinlenebiliriz. Kapalı yerlerde çalışanlar, dimağı faaliyeti yoğun olan kimseler, açık hava sporları (yürüyüş, tenis, bisiklet, binicilik, yüzme vs.) yaparak dinlenirler. Hareket soluk alıp vermeyi hızlandırır. Kan dolaşımı hızlanır. Hormonların eylemi artar. Vücuda yararsız maddeler yorgun kısımlardan atılır.
Ancak genel bir yorgunluğun tek çaresi güzel bir uykudur.
PARAŞÜTÜ KİM İCAT ETTİ?
Aslında en çok merak edilen paraşütün icadından çok, onunla havadan ilk kimin atladığıdır. Kim böyle bir şeyi ilk defa denemeye cesaret etmiştir? Sanıldığının aksine paraşüt uçaktan sonra değil, yaklaşık bir yüzyıldan fazla bir zaman önce, balonla hemen hemen aynı tarihlerde ama çok ayrı çalışmalarla icat edilmiştir.
Paraşüt fikri eski Çin’e kadar gider. Günümüzde ki paraşüte benzer bir şeyler geliştirilmiş ama oyuncak olmaktan öteye geçememiştir. Leonardo da Vinci’nin de bu konudaki çalışmaları biliniyor. Bu fikri hayata ilk geçiren kişi ise Fransa’da 1783 yılında Louis-Sabestian Lenomand olmuştur. Lenomand 4,5 metre yükseklikteki bir ağaçtan, omuzlarına birer adet bir çeşit şemsiye bağlayarak ilk deneyimini yapmıştır. Ancak o, buluşunu o seviyedeki bir yükseklikten, yangın çıkan bir binadan atlayarak kaçmak için düşünmüştü. Ciddi anlamda ilk atlamanın şerefi ise Fransız Andre Jackques Garnerin’e aittir. 1769 Paris doğumlu Garnerin Fransız ordusunda 1793 yılında müfettiş olmuş. İngiltere’de iki yıl hapis yatmış ve dönüşünde 1797 yılında ilk atlayışını bin metreden bir balondan yapmıştır. Bu ilk paraşüt şemsiye şeklindeydi, çapı yedi metreydi ve ketenden yapılmıştı. Garnerin daha sonra birçok gösteri atlayışı yapmış, hatta bir keresinde 1802 yılında İngiltere’de 2 bin 400 metreden atlamıştır. Önceleri ketenden yapılan paraşütler, sonraları ipekten yapılmaya başlanıldı. Uçaktan ilk atlayışı gerçekleştiren ise 1912 yılında, ABD Kara Kuvvetleri’nden Yüzbaşı Albert Berry oldu. Birinci Dünya Savaşı başlarında uçaktan paraşütle atlamanın pratik olmadığı görüşü hâkim olduğundan, sadece gözetleme balonlarında görevli olanların, uçak saldırılarından kaçışlarında çok yaygın olarak kullanılmıştır.
Birinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru paraşütün uçak pilotlarının da can dostu olduğu anlaşılmıştır. İkinci Dünya Savaşı’nda ise uçak ebatlarının büyümesi ve teknolojilerinin gelişmesi ile insanların ve birliklerin yere indirilmeleri dışında silahları indirmek, mahsur kalan birliklere ikmal malzemesi göndermek, ajanları indirmek gibi birçok alanda kullanılmışlardı.
KAHVE NASIL KEŞFEDİLDİ? KİM KEŞFETTİ ?
Diğer bazı şeyler için söz konusu olduğu gibi, kahvenin keşfi de efsanelerin yarı karanlık dünyasında gizli kalmış bir gerçektir. Başka türlü söylemek gerekirse insanlığın tarihinde ilk fincan kahveyi içmek zevkinin kime ait olduğu kesinlikle bilinmiyor.
Bir söylentiye göre bundan bin yıl önce, bir Habeş, o zamana kadar bilmediği bir bitkinin kokusundan hoşlanmış. Bitkinin küçük taneler halindeki meyvesinden birkaçını koparıp çiğnemiş. Tadı o kadar hoşuna gitmiş ki, bu meyvelerin suyundan içki yapmış. Kahve konusunda kesinlikle bilinen şey, Afrika’nın doğusunda yaşayan Habeşler’İn kahvenin tadına varan ilk tiryakiler olduğudur. 15. yüzyıla kadar dünya üzerinde kahve yetişen ve yetiştirilen tek ülke Habeşistan’dı. Sonradan, gezici tacirler ve hacıların aracılığıyla Arabistan’a götürülen kahve, Arabistan’ın güneyindeki Yemen’de de yetiştirildi. O tarihi izleyen 200 yıl boyunca, Yemen dünyanın kahve kaynağı oldu.
17. yüzyılda Hollandalılar Cava’da kahve yetiştirmeğe başladılar. Sömürgeleri olan bazı tropik ülkelerde de aynı şeyi yaptılar. İngilizler, kahveyi Jamaika adasına götürdüler. Oradan Güney ve Orta Amerika’ya geçti. Bir süre sonra da gerek Avrupa, gerekse Amerika’da yaygın ölçüde kullanılır, aranır oldu. Kahve, tropik iklim karakteristiklerini taşıyan her ülkede yetişir. Fakat yüksek topraklarda ekilmesi ve toprağın suyunun çekilmiş olması şarttır. Bu tür toprak ve iklim, Özellikle Brezilya’nın tepe yamaçlarında bulunmaktadır. Dünya kahve üretiminin dörtte üçünün Brezilya’dan sağlanmasının nedeni de budur. Dünyanın en büyük kahve plantasyonları (bir nevi çiftlik), Brezilya’dadır. Bu çiftliklerden bazıları milyonlarca kahve ağacını ve yüzlerce, binlerce dönümü kapsar. Venezüella, Kolombiya, Guatemala, Meksika, bazı Batı Hint adaları ve Cava’da da büyük miktarda kahve yetişir.
Belirli bir tarihe kadar,”Moka” ve “Cava” deyimleri, kahvenin kaynağı olan yerleri ifade etmek için kullanılırdı. Fakat bugün artık bunun gerçek olmadığını biliyoruz. “Rio” ve “Santos” gibi belirli kahve türleri olan “Moka” ve “Cava” şimdi Brezilya’da da yetişmektedir. Dünyanın en büyük kahve ihraç limanı, Brezilya’daki Santos’tur. Halen 25’i aşkın kahve türü olduğu bilinmektedir. Bazı uzmanlara göre, Brezilya kahvesinin hemen ardından Yemen kahvesi gelir.
1 NİSAN’DA NEDEN ŞAKA YAPILIR?
Her ne kadar Roma İmparatoru Julius Caesar (Sezar) milattan önce 46 yılında takvimin başlangıcını Ocak ayı olarak ilan ettiyse de, 16. yüzyılın ortalarına kadar Avrupa’da yeni yıl geleneksel olarak, bahar aylarının başlangıç tarihi olarak da kabul edilen, Mart ayının 25’inde başlardı.
1564 yılında Fransa Kralı IX. Charles, takvimi değiştirerek yıl başlangıcını Ocak ayının birinci gününe aldı. O zamanki iletişim şartlarında bazı insanların bundan haberi olmadı, bazıları ise bu kararı protesto etmek amacıyla eski adetlerine devam ettiler, 1 Nisan’da partiler düzenlediler, birbirlerine hediyeler verdiler.
Diğerleri ise bunları Nisan aptalları olarak nitelendirip bu güne ‘Bütün Aptalların Günü’ adını verdiler. Bu günde diğerlerine sürpriz hediyeler verdiler, yapılmayacak bir partiye davet ettiler, gerçek olması mümkün olmayan haberler ürettiler. Yıllar sonra takvimin ayları yerine oturup, Ocak ayının yılın ilk ayı olmasına alışılınca, Fransızlar l Nisan gününü kendi kültürlerinin bir parçası olarak görmeye başladılar.
Âdeti gittikçe süsleyerek, zenginleştirerek ve yaygınlaştırarak devam ettirdiler. Bu âdetin İngiltere’ye ulaşması yaklaşık iki yüzyıl sürdü, oradan da Amerika’ya ve bütün dünyaya yayıldı. l Nisan şakalarının sembolünün ‘Nisan Balığı’ olmasının nedeni ise Mart ayının sonlarına doğru, Güneş’in Balık Burcu’nu terk ediyor olmasıdır.
1564 yılında Fransa Kralı IX. Charles, takvimi değiştirerek yıl başlangıcını Ocak ayının birinci gününe aldı. O zamanki iletişim şartlarında bazı insanların bundan haberi olmadı, bazıları ise bu kararı protesto etmek amacıyla eski adetlerine devam ettiler, 1 Nisan’da partiler düzenlediler, birbirlerine hediyeler verdiler.
Diğerleri ise bunları Nisan aptalları olarak nitelendirip bu güne ‘Bütün Aptalların Günü’ adını verdiler. Bu günde diğerlerine sürpriz hediyeler verdiler, yapılmayacak bir partiye davet ettiler, gerçek olması mümkün olmayan haberler ürettiler. Yıllar sonra takvimin ayları yerine oturup, Ocak ayının yılın ilk ayı olmasına alışılınca, Fransızlar l Nisan gününü kendi kültürlerinin bir parçası olarak görmeye başladılar.
Âdeti gittikçe süsleyerek, zenginleştirerek ve yaygınlaştırarak devam ettirdiler. Bu âdetin İngiltere’ye ulaşması yaklaşık iki yüzyıl sürdü, oradan da Amerika’ya ve bütün dünyaya yayıldı. l Nisan şakalarının sembolünün ‘Nisan Balığı’ olmasının nedeni ise Mart ayının sonlarına doğru, Güneş’in Balık Burcu’nu terk ediyor olmasıdır.
ÇAYIN TARİHİ
Biz Türklerin vazgeçemediği çay nasıl bulundu? Yaşamımıza ve kültürümüze nasıl girdi? Zevkle içerken hiç düşünmediğimiz bu sorulara yanıt bulabilmek için tarihte kısa bir yolculuk yapmak gerekecek.
M.Ö.5 yüzyılda, Hintlilerin Bodhidharma, Çinlilerin Damo ve Japonların Daruma diye adlandırdıkları bir Budist üstat yaşamaktaydı. Bodhidharma, takipçisi olduğu Buddha’nın yolunda, ermişliğe ulaşmak için Hindistanın kuzey batısında 9 yıl boyunca ulu dağlarda meditasyon yapmak ve dünyadan el etek çekerek dua ile meşgul olmak için yemin etti. Üç yıl boyunca yılmadan sert bir biçimde dini uygulamasına devam etti. Fakat bir ilkbahar günü meditasyonda iken uykusuna yenik düştü ve uykuya daldı. Uyandığında yeminini bozmasına öfkelenerek “bir daha kapanamayacaksınız” diyerek göz kapaklarını kesti ve ulu bir çınarın altına attı. Bir sonraki gün göz kapaklarının bulundukları yerden koyu yeşil iki yapraklı bir bitkinin yükseldiğini gördü.
Bu mitolojik anlatım içinde, çayın bulunduğu t’e dağı, Çin’in iki ana lehçesinde t’e ve Ç’a diye okunur. O nedenle çay, dünya dillerinde bu iki kelimeden birinin söylenişine bağlanır. Tabi çay denilince akla Çin gelir. Çinliler de bu içeceğin imparator Shen-Nung tarafından bulunduğunu söyler ve şöyle anlatırlar bunu: ” Tıpla çok ilgili olan İmparator, bir gün sarayının bahçesinde oturmuş sıcak su içiyordu. Rüzgâr iki yeşil yaprağı getirip onun fincanının içine koydu. Etrafa hoş bir koku yayıldı. Sıcak suya tatlı bir burukluk geldi. İmparator, yaprakları yetiştiren bitkinin bulunmasını ve her yere dikilmesini buyurdu.”
Bu içecek, 780 yılında Budist bir rahip olan Dengyo Daisni tarafından Japonya’ya götürüldü. Japon imparatoru Saga, 815 yılında çay ziraatini başlatan fermanını yayınladı. Bu noktadan sonra Çay, Japon kültürünün ayrılmaz bir parçası oldu. Çayın isim olarak batı ile tanışması Venedikli tüccar Giambattista Ramusio tarafından 1559 yılında yayınladığı seyahatname ile oldu. Fakat çayı batılıların sofrasına getiren İngiliz Doğu Şirketidir. İlk çay sevkiyatı 1610′da oldu. Bir gazino sahibi olan İngiliz Thomas Garroway, ilk kez müşterilerine çay servisi yapmıştır. Ama bu masum içecek İngiltere’de ilk başta çalkantılara yol açmıştır. Dönemin ünlü protestan vaizi John Wesley, doğudan gelen bu yeni içeceğe kuşkulu yaklaşmış, insana fiziken ve ruhen zararlı olabileceğinden Hristiyanlara boykot çağrısında bulunmuştu. İngiliz parlamentosunda ise Lordlar kamarasının üyelerinden Lord Forbes, çayın yalnızca soylular tarafından içilmesi gerektiğini, soyluların ve zenginlerin Tanrı tarafından kutsandığını, yoksulların çay içmesinin yasaklanmasını içeren bir kanun teklifi bile hazırlamıştır.
Fakat ne denilirse denilsin, çay kültürü hızla gelişmiş ve 1860 yılından itibaren İngiltere’de “beş çayı” bir moda haline gelmiştir. İngiltere 1778′de Boston limanına gelen çay yüklü İngiliz gemileri Kızılderili kılığındaki bağımsızlık yanlısı Amerikalılar tarafından baskına uğramış ve çay balyaları denize dökülmüştür. Amerika tarihinde “Boston Tea Party-Boston çay partisi” adı verilen bu olay, Amerikan kolonilerinin İngiltere’ye başkaldırma hareketinin ilk adımı olmuştur.
Türkler, Anadolu’ya gelmeden öncede çayı bilmelerine karşın; çayın Türkiye’ye gelmesi ancak birkaç yüz yıl önceye dayanmaktadır. Çay içiminin Anadolu’da yaygınlaşması 19. yüzyıldan itibaren olmuştur. Türklerde çayın yaygınlaşmasına ilişkin şöyle bir hikâye anlatılır:
Hoca Ahmet Yesevi bir gün Hıtay sınırında Türkistan karyelerinden birine misafir olur. O gün hava çok sıcak olduğu için çok yorulmuştur. Evine misafir olduğu Türkmenin komşusunun zevcesi doğum yapmak üzeredir. Türkmen, Hoca Ahmet Yesevi’den dua ister, Ahmet Yesevi de dua eder. Allah’ın izniyle Türkmensin isteği hemen olur. Türkmen bu duruma çok memnun olur. O yörenin önemli bir ikramı olan çay kaynatıp getirir. Hoca Ahmet Yesevi çayı sıcak sıcak içince terler ve yorgunluğu gider. Sonra, “Bu şifalı bir şey imiş, hastalarınıza bundan içirin ki şifa bulsunlar. Allah kıyamete kadar buna revaç versin” diye dua etmiştir. İşte çay bundan sonra bütün Türkler arasında kullanılmaya başlamış ve şifa verici bir içecek olmuştur.
Halk kültürü ve etnografyasında çay önemli bir yer tutar. Çay bugün sosyal hayatımızda yerini dolduramayacak derecede sağlamlaştırmış, onun etrafında oluşan kültürüyle birlikte yaşamaktadır.
M.Ö.5 yüzyılda, Hintlilerin Bodhidharma, Çinlilerin Damo ve Japonların Daruma diye adlandırdıkları bir Budist üstat yaşamaktaydı. Bodhidharma, takipçisi olduğu Buddha’nın yolunda, ermişliğe ulaşmak için Hindistanın kuzey batısında 9 yıl boyunca ulu dağlarda meditasyon yapmak ve dünyadan el etek çekerek dua ile meşgul olmak için yemin etti. Üç yıl boyunca yılmadan sert bir biçimde dini uygulamasına devam etti. Fakat bir ilkbahar günü meditasyonda iken uykusuna yenik düştü ve uykuya daldı. Uyandığında yeminini bozmasına öfkelenerek “bir daha kapanamayacaksınız” diyerek göz kapaklarını kesti ve ulu bir çınarın altına attı. Bir sonraki gün göz kapaklarının bulundukları yerden koyu yeşil iki yapraklı bir bitkinin yükseldiğini gördü.
Bu mitolojik anlatım içinde, çayın bulunduğu t’e dağı, Çin’in iki ana lehçesinde t’e ve Ç’a diye okunur. O nedenle çay, dünya dillerinde bu iki kelimeden birinin söylenişine bağlanır. Tabi çay denilince akla Çin gelir. Çinliler de bu içeceğin imparator Shen-Nung tarafından bulunduğunu söyler ve şöyle anlatırlar bunu: ” Tıpla çok ilgili olan İmparator, bir gün sarayının bahçesinde oturmuş sıcak su içiyordu. Rüzgâr iki yeşil yaprağı getirip onun fincanının içine koydu. Etrafa hoş bir koku yayıldı. Sıcak suya tatlı bir burukluk geldi. İmparator, yaprakları yetiştiren bitkinin bulunmasını ve her yere dikilmesini buyurdu.”
Bu içecek, 780 yılında Budist bir rahip olan Dengyo Daisni tarafından Japonya’ya götürüldü. Japon imparatoru Saga, 815 yılında çay ziraatini başlatan fermanını yayınladı. Bu noktadan sonra Çay, Japon kültürünün ayrılmaz bir parçası oldu. Çayın isim olarak batı ile tanışması Venedikli tüccar Giambattista Ramusio tarafından 1559 yılında yayınladığı seyahatname ile oldu. Fakat çayı batılıların sofrasına getiren İngiliz Doğu Şirketidir. İlk çay sevkiyatı 1610′da oldu. Bir gazino sahibi olan İngiliz Thomas Garroway, ilk kez müşterilerine çay servisi yapmıştır. Ama bu masum içecek İngiltere’de ilk başta çalkantılara yol açmıştır. Dönemin ünlü protestan vaizi John Wesley, doğudan gelen bu yeni içeceğe kuşkulu yaklaşmış, insana fiziken ve ruhen zararlı olabileceğinden Hristiyanlara boykot çağrısında bulunmuştu. İngiliz parlamentosunda ise Lordlar kamarasının üyelerinden Lord Forbes, çayın yalnızca soylular tarafından içilmesi gerektiğini, soyluların ve zenginlerin Tanrı tarafından kutsandığını, yoksulların çay içmesinin yasaklanmasını içeren bir kanun teklifi bile hazırlamıştır.
Fakat ne denilirse denilsin, çay kültürü hızla gelişmiş ve 1860 yılından itibaren İngiltere’de “beş çayı” bir moda haline gelmiştir. İngiltere 1778′de Boston limanına gelen çay yüklü İngiliz gemileri Kızılderili kılığındaki bağımsızlık yanlısı Amerikalılar tarafından baskına uğramış ve çay balyaları denize dökülmüştür. Amerika tarihinde “Boston Tea Party-Boston çay partisi” adı verilen bu olay, Amerikan kolonilerinin İngiltere’ye başkaldırma hareketinin ilk adımı olmuştur.
Türkler, Anadolu’ya gelmeden öncede çayı bilmelerine karşın; çayın Türkiye’ye gelmesi ancak birkaç yüz yıl önceye dayanmaktadır. Çay içiminin Anadolu’da yaygınlaşması 19. yüzyıldan itibaren olmuştur. Türklerde çayın yaygınlaşmasına ilişkin şöyle bir hikâye anlatılır:
Hoca Ahmet Yesevi bir gün Hıtay sınırında Türkistan karyelerinden birine misafir olur. O gün hava çok sıcak olduğu için çok yorulmuştur. Evine misafir olduğu Türkmenin komşusunun zevcesi doğum yapmak üzeredir. Türkmen, Hoca Ahmet Yesevi’den dua ister, Ahmet Yesevi de dua eder. Allah’ın izniyle Türkmensin isteği hemen olur. Türkmen bu duruma çok memnun olur. O yörenin önemli bir ikramı olan çay kaynatıp getirir. Hoca Ahmet Yesevi çayı sıcak sıcak içince terler ve yorgunluğu gider. Sonra, “Bu şifalı bir şey imiş, hastalarınıza bundan içirin ki şifa bulsunlar. Allah kıyamete kadar buna revaç versin” diye dua etmiştir. İşte çay bundan sonra bütün Türkler arasında kullanılmaya başlamış ve şifa verici bir içecek olmuştur.
Halk kültürü ve etnografyasında çay önemli bir yer tutar. Çay bugün sosyal hayatımızda yerini dolduramayacak derecede sağlamlaştırmış, onun etrafında oluşan kültürüyle birlikte yaşamaktadır.
26 Ocak 2018 Cuma
NEMRUT M.Ö. 2000 Zalim ve Hain Bir Hükümdardı
Milattan önce 2000'li yıllarda Irak toprakları üzerinde büyük bir hakimiyet kurarak, başkent Ur'da (Babil) krallık yapan Nemrud b. Kenan, büyük peygamberlerden Hazreti İbrahim'le mücadeleye girişen ve onu ateşe atarak öldürmek isteyen zalim ve hain bir hükümdardı.
Gençlik döneminde başına topladığı serserilerle isyan ve kargaşalıklar çıkartarak babasını katletmiş, kral olduktan sonra da kendisinin tanrı olduğunu ilan etmişti. Nannar Tapınağını yaptıran ve insanların bu adla anılan puta ve çeşitli yıldızlara tapmalarını emreden Nemrud ayrıca bir ateşgede kurmuş ve kendi iktidarını korumak için akıl almaz zulüm ve kötülükler işlemiştir.
Onun ahmak ve aklî melekeleri zayıf bir kişi olduğu bilinmektedir. Kendisini Firavun'la karşılaştıran bazı müfessirler Nemrud'un ondan daha geri zekalı ve aptal bir hükümdar olduğunu belirtmişlerdir. Nitekim, ismi açıkça zikredilmese de, Kur'an-ı Kerim'de onun Hz. İbrahim'le yaptığı bir tartışma sırasında söylediği sözler cehalet ve aptallığının boyutlarını göstermesi bakımından ilginçtir.
Bakara Sûresi'nin 258. âyet-i kerîmesinde şöyle buyurulmaktadır:
"Kendisine mülk ve peygamberlik verdi diye, Rabbi hakkında ibrahim ile tartışmaya gireni görmedin mi! İşte o zaman ibrahim: "Rabbim dirilten, yaşatan ve öldürendir" deyince, "Ben de yaşatır ve öldürürüm" dedi. Bunun üzerine ibrahim: "Bil ki, Allah güneşi doğudan getirir, sen de onu batıdan getir!" dedi. Münkir olan o anda söyleyecek söz bulamayarak dili tutuldu. Allah zalim kimseleri hidayete erdirmez."
Hazreti ibrahim'den sonra yüce Allah Ur şehrine ve Nemrud'a düşmanlarını musallat ederek devletlerini paramparça etmiştir. Orduları üzerine üşüşen sivrisinekler sebebiyle büyük yenilgiler yaşayan Nemrud da burnuna giren bir sivrisinek sebebiyle korkunç acılar çekmeye başlamış, hizmetçilerine başını tokmaklattırarak sakinleşmeye çalışmışsa da nihayet muhafızlarından birinin usanç getirmesi ve tokmağını hızlıca indirmesi sebebiyle, başı parçalanarak hak ettiği sona kavuşmuştur.
Gençlik döneminde başına topladığı serserilerle isyan ve kargaşalıklar çıkartarak babasını katletmiş, kral olduktan sonra da kendisinin tanrı olduğunu ilan etmişti. Nannar Tapınağını yaptıran ve insanların bu adla anılan puta ve çeşitli yıldızlara tapmalarını emreden Nemrud ayrıca bir ateşgede kurmuş ve kendi iktidarını korumak için akıl almaz zulüm ve kötülükler işlemiştir.
Onun ahmak ve aklî melekeleri zayıf bir kişi olduğu bilinmektedir. Kendisini Firavun'la karşılaştıran bazı müfessirler Nemrud'un ondan daha geri zekalı ve aptal bir hükümdar olduğunu belirtmişlerdir. Nitekim, ismi açıkça zikredilmese de, Kur'an-ı Kerim'de onun Hz. İbrahim'le yaptığı bir tartışma sırasında söylediği sözler cehalet ve aptallığının boyutlarını göstermesi bakımından ilginçtir.
Bakara Sûresi'nin 258. âyet-i kerîmesinde şöyle buyurulmaktadır:
"Kendisine mülk ve peygamberlik verdi diye, Rabbi hakkında ibrahim ile tartışmaya gireni görmedin mi! İşte o zaman ibrahim: "Rabbim dirilten, yaşatan ve öldürendir" deyince, "Ben de yaşatır ve öldürürüm" dedi. Bunun üzerine ibrahim: "Bil ki, Allah güneşi doğudan getirir, sen de onu batıdan getir!" dedi. Münkir olan o anda söyleyecek söz bulamayarak dili tutuldu. Allah zalim kimseleri hidayete erdirmez."
Hazreti ibrahim'den sonra yüce Allah Ur şehrine ve Nemrud'a düşmanlarını musallat ederek devletlerini paramparça etmiştir. Orduları üzerine üşüşen sivrisinekler sebebiyle büyük yenilgiler yaşayan Nemrud da burnuna giren bir sivrisinek sebebiyle korkunç acılar çekmeye başlamış, hizmetçilerine başını tokmaklattırarak sakinleşmeye çalışmışsa da nihayet muhafızlarından birinin usanç getirmesi ve tokmağını hızlıca indirmesi sebebiyle, başı parçalanarak hak ettiği sona kavuşmuştur.
Habil ile Kabil (İlk Cinayet)
Yeryüzünde ilk cinayet, Hazreti Adem'in oğullarından Kabil'in, kardeşi Habil'i öldürmesiyle işlenmiştir. Kabil katillerin önderi olması itibariyle, kıyamete kadar haksız yere cana kıyan bütün katillerin günahının bir mislini de yüklenecek olan bedbaht bir insandır. Bu konuyla ilgili olarak Peygamberimizin şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
"Haksız yere öldürülen her insanın kanının günahından, Adem'in oğlu (Kabil hesabına) bir pay ayrılır. Çünkü bu cinayeti âdet edinenlerin önderi odur."
Kaynaklarımızda belirtildiği üzere Kabil'in kardeşini öldürmesinin sebebi kıskançlık idi.
O, kendisinin evlenmek istediği kızın Habil ile evlendirileceğini anlayınca kardeşine karşı büyük bir kin ve nefret duymuştu. Hadisenin tafsilatıyla ilgili verilen bilgilere göre Hz.Adem ve Havva Cennet'ten çıkartılıp yeryüzüne indirildikten sonra yüce Allah onlara bir çok oğullar ve kızlar verdi. Hz. Havva her batında bir erkek, bir de kız olmak üzere ikiz çocuklar doğurdu.
Bunlar gençlik çağlarına eriştiklerinde ilk doğan ikizlerden erkek olan, daha sonra doğan ikizler içindeki kız ile evleniyor; ilk doğan kız ise ikinci batında doğan erkek ile evleniyordu. O günler içinde yeryüzünde başka insan olmadığı için bu bir süre böyle devam etmek zorundaydı.
Kabil kendi ikizinin daha güzel olması sebebiyle, Habil ile doğan kızı almak istemedi ve babasının emirlerine aykırı hareket ederek kendi ikizi ile evlenmek istediğini bildirdi. Çıkan anlaşmazlık üzerine Hz. Adem onların Allah'a birer kurban takdim etmelerini emretti. Böylece kimin kurbanı kabul edilirse onun haklı olduğu anlaşılacaktı.
Daha çok hayvancılıkla meşgul olup ailenin koyun sürüsünü gütmekte olan Habil, Allah'a takdim edeceği kurban için, koyunları içinde en değerli olan bir koçu seçip ayırdı. Ziraat işleriyle meşgul olan Kabil ise yüreğini bürüyen kıskançlık ve inkâr sebebiyle takdim edeceği kurbana ehemmiyet vermeyip değersiz bir takım şeyler sundu.
Neticede Allah Habil'in kurbanını kabul edip de bu meselede Kabil'in haksız olduğu anlaşılınca onun inkâr ve sapkınlığı daha da arttı ve bulduğu ilk fırsatta Habil'i katletmeyi düşündü. Üstelik kendisinden daha güçlü ve kuvvetli bir kimse olan kardeşini uyurken, başına vurduğu büyük bir taşla öldürmeyi planlayıp sonunda da bu menfur emelini gerçekleştirdi. Habil, koyunlarının arasında, bir ağacın dibinde uyurken ona yaklaştı ve yerden aldığı büyükçe bir taşı, kin ve hırs içinde kardeşinin başına vurup onu katletti.
Böylece yeryüzünde ilk kan dökülmüş, ilk cinayet işlenmiş oluyordu. Kabil, kardeşinin kanlar içinde uzanan cesedini ne yapacağını ve nasıl saklayacağını düşünürken bir karganın ölü olan başka bir kargayı toprağa gömdüğüne şahid olmuş, "Eyvah bana! Bir karga kadar olamadım!" demiştir.
Hazreti Âdem'in oğullan ile ilgili bu kıssa Kur'anı Kerim'de şöyle anlatılmıştır:
"Onlara, Adem'in iki oğlunun haberini gerçek olarak oku: Hani birer kurban takdim etmişlerdi de birisinden kabul edilmiş, diğerinden ise kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen kardeş, kıskançlık yüzünden) "Andolsun seni öldüreceğim" dedi. Diğeri de, "Allah ancak kendinden korkanların kurbanını kabul eder" dedi.
"Andolsun ki sen, öldürmek için bana elini uzatsan bile ben sana, öldürmek için el uzatacak değilim. Ben âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım. Ben istiyorum ki sen, hem benim günahımı, hem de kendi günahını yüklenip ateşe atılacaklardan olasın. Zalimlerin cezası işte budur" dedi.
Nihayet nefsi onu, kardeşini öldürmeye itti de onu öldürdü. Bu yüzden de kaybedenlerden oldu. Derken Allah kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini ona göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi. "Yazık bana! Şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini gömmekten aciz mi oldum" dedi ve ettiğine yananlardan oldu.
(Mâide Sûresi: 2 7-31)
Kabil, Habil'i öldürdükten sonra istediği kızı da kaçırarak baba ocağından ayrılmıştır. Gittiği yerde nesli çoğalmış, ayrı bir kabile oluşturmuştur. Hazreti Adem'in diğer çocukları onlarla temas kurmaktan uzun süre sakınmışlarsa da daha sonra, kendilerine gönderilmiş olan peygamberlerinin sözünü dinlemeyerek Kabil oğullarının yurduna gidip gelmeyi ve orada işlenen suç ve günahlara bulaşmayı adet edinmişlerdir. Hazreti Şit aleyhisselâmın bu konuda kavmini uyarıp ikaz ettiği, hatta küçük bir ordu tertipleyerek Kabil oğullarıyla savaşa tutuştuğu rivayet edilmiştir.
Yine bazı kaynaklarda ve tefsirlerde ifade edildiğine göre Kabil, ateşe tapanların da önderidir. O, bulunduğu bölgede büyük bir ateşgede kurmuş, çocuklarının burada yanan ateşe tapınmalarını istemiştir. İyice yaşlandığı bir sırada, âmâ olarak doğmuş olan öz oğullarından biri tarafından, başına fırlatılan taş sebebiyle öldürülmüştür.
"Haksız yere öldürülen her insanın kanının günahından, Adem'in oğlu (Kabil hesabına) bir pay ayrılır. Çünkü bu cinayeti âdet edinenlerin önderi odur."
Kaynaklarımızda belirtildiği üzere Kabil'in kardeşini öldürmesinin sebebi kıskançlık idi.
O, kendisinin evlenmek istediği kızın Habil ile evlendirileceğini anlayınca kardeşine karşı büyük bir kin ve nefret duymuştu. Hadisenin tafsilatıyla ilgili verilen bilgilere göre Hz.Adem ve Havva Cennet'ten çıkartılıp yeryüzüne indirildikten sonra yüce Allah onlara bir çok oğullar ve kızlar verdi. Hz. Havva her batında bir erkek, bir de kız olmak üzere ikiz çocuklar doğurdu.
Bunlar gençlik çağlarına eriştiklerinde ilk doğan ikizlerden erkek olan, daha sonra doğan ikizler içindeki kız ile evleniyor; ilk doğan kız ise ikinci batında doğan erkek ile evleniyordu. O günler içinde yeryüzünde başka insan olmadığı için bu bir süre böyle devam etmek zorundaydı.
Kabil kendi ikizinin daha güzel olması sebebiyle, Habil ile doğan kızı almak istemedi ve babasının emirlerine aykırı hareket ederek kendi ikizi ile evlenmek istediğini bildirdi. Çıkan anlaşmazlık üzerine Hz. Adem onların Allah'a birer kurban takdim etmelerini emretti. Böylece kimin kurbanı kabul edilirse onun haklı olduğu anlaşılacaktı.
Daha çok hayvancılıkla meşgul olup ailenin koyun sürüsünü gütmekte olan Habil, Allah'a takdim edeceği kurban için, koyunları içinde en değerli olan bir koçu seçip ayırdı. Ziraat işleriyle meşgul olan Kabil ise yüreğini bürüyen kıskançlık ve inkâr sebebiyle takdim edeceği kurbana ehemmiyet vermeyip değersiz bir takım şeyler sundu.
Neticede Allah Habil'in kurbanını kabul edip de bu meselede Kabil'in haksız olduğu anlaşılınca onun inkâr ve sapkınlığı daha da arttı ve bulduğu ilk fırsatta Habil'i katletmeyi düşündü. Üstelik kendisinden daha güçlü ve kuvvetli bir kimse olan kardeşini uyurken, başına vurduğu büyük bir taşla öldürmeyi planlayıp sonunda da bu menfur emelini gerçekleştirdi. Habil, koyunlarının arasında, bir ağacın dibinde uyurken ona yaklaştı ve yerden aldığı büyükçe bir taşı, kin ve hırs içinde kardeşinin başına vurup onu katletti.
Böylece yeryüzünde ilk kan dökülmüş, ilk cinayet işlenmiş oluyordu. Kabil, kardeşinin kanlar içinde uzanan cesedini ne yapacağını ve nasıl saklayacağını düşünürken bir karganın ölü olan başka bir kargayı toprağa gömdüğüne şahid olmuş, "Eyvah bana! Bir karga kadar olamadım!" demiştir.
Hazreti Âdem'in oğullan ile ilgili bu kıssa Kur'anı Kerim'de şöyle anlatılmıştır:
"Onlara, Adem'in iki oğlunun haberini gerçek olarak oku: Hani birer kurban takdim etmişlerdi de birisinden kabul edilmiş, diğerinden ise kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen kardeş, kıskançlık yüzünden) "Andolsun seni öldüreceğim" dedi. Diğeri de, "Allah ancak kendinden korkanların kurbanını kabul eder" dedi.
"Andolsun ki sen, öldürmek için bana elini uzatsan bile ben sana, öldürmek için el uzatacak değilim. Ben âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım. Ben istiyorum ki sen, hem benim günahımı, hem de kendi günahını yüklenip ateşe atılacaklardan olasın. Zalimlerin cezası işte budur" dedi.
Nihayet nefsi onu, kardeşini öldürmeye itti de onu öldürdü. Bu yüzden de kaybedenlerden oldu. Derken Allah kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini ona göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi. "Yazık bana! Şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini gömmekten aciz mi oldum" dedi ve ettiğine yananlardan oldu.
(Mâide Sûresi: 2 7-31)
Kabil, Habil'i öldürdükten sonra istediği kızı da kaçırarak baba ocağından ayrılmıştır. Gittiği yerde nesli çoğalmış, ayrı bir kabile oluşturmuştur. Hazreti Adem'in diğer çocukları onlarla temas kurmaktan uzun süre sakınmışlarsa da daha sonra, kendilerine gönderilmiş olan peygamberlerinin sözünü dinlemeyerek Kabil oğullarının yurduna gidip gelmeyi ve orada işlenen suç ve günahlara bulaşmayı adet edinmişlerdir. Hazreti Şit aleyhisselâmın bu konuda kavmini uyarıp ikaz ettiği, hatta küçük bir ordu tertipleyerek Kabil oğullarıyla savaşa tutuştuğu rivayet edilmiştir.
Yine bazı kaynaklarda ve tefsirlerde ifade edildiğine göre Kabil, ateşe tapanların da önderidir. O, bulunduğu bölgede büyük bir ateşgede kurmuş, çocuklarının burada yanan ateşe tapınmalarını istemiştir. İyice yaşlandığı bir sırada, âmâ olarak doğmuş olan öz oğullarından biri tarafından, başına fırlatılan taş sebebiyle öldürülmüştür.
18 Ocak 2018 Perşembe
NİÇİN TRAFİK LAMBALARI KIRMIZI, SARI VE YEŞİLDİR ?
Trafik ışıklan uygulaması, önceleri demiryollarının trenleri
kontrol için uyguladığı sinyaller örnek alınarak başlamıştır. Demiryolları
idaresi kırmızı rengi ‘dur’ sinyali olarak seçmişti. Kırmızı renk kan rengi
olduğundan asırlar boyu tehlikenin, tahribatın ve ölümün simgesi olmuştur.
Demiryolları ilk faaliyete geçtiği 1830’lu yıllarda ‘ikaz’ ışığının rengi yeşil,
‘geç’ ışığının ise beyazdı.
Bir süre sonra beyaz sinyal problem yaratmaya başladı. Beyaz renkli ‘geç’ sinyali diğer sokak lambaları ile karıştırılabiliyordu. Ama daha da kötüsü ‘dur’ işaretlerine konulan kırmızı mercekler yerlerinden düşünce ışık beyazlaşıyor, ‘geç’ sinyali olarak algılanıyor ve kazalara yol açabiliyordu.
Sonunda demiryolcular kırmızıyı ‘dur’, yeşili ‘geç’ san rengi de ‘ikaz’ sinyali olarak kullanmaya başladılar. Bilindiği gibi sarı, renk spektrumu içinde en göz alıcı renktir. Böylece makinist bir sinyalin bulunması gereken yerde beyaz ışığı görürse, bir şeylerin yanlış olduğunu anlıyor ve tedbirini alıyordu.
Karayollarına gelince, yollarda sadece atların ve at arabalarının bulunduğu tarihlerde bile dünyanın büyük şehirlerinde trafik sorundu.
İlk trafik lambası otomobillerin ortaya çıkmasından çok önce 1868’de Londra’da kullanıldı. Gazla yakılan ve bir eksen etrafında döndürülebilen kırmızı ve yeşil lambalar bir yıl sonra patlayıp, kendilerini çeviren polisi de yaralayınca bu uygulama ortadan kalktı.
Ama öte yandan otomobillerin ortaya çıkması ve şehirlerde dolaşmaya başlamalarıyla birlikte durum iyice kötüleşti. Çeşitli şehirlerde değişik uygulamalar yapıldı. Demiryollarındaki uygulama örnek alındı ama demiryollarında birbirine paralel iki hat vardı. Bu sistem iki yolun kesiştiği kavşaklarda işe yaramıyordu.
Sonunda günümüzdekilere benzeyen ilk elektrikli otomatik trafik lambasını, ilkokul mezunu ve ABD’deki Cleveland’ da otomobil sahibi ilk siyah olan Garrett Morgan geliştirdi. 1914’de ilk denemelerine başlayan Morgan 1923’de de patentini aldı. Morgan 1963’de ölümünden az önce patentini 40 bin dolara General Electric firmasına sattı.
Morgan’ın lambaları demiryollarına benzer şekilde bir ‘T’ üzerinde kırmızı ve yeşil iki lambadan ibaretti. Çok geçmeden ikaz anlamında sarı lamba da ilave edildi ve uygulama bütün dünyaya süratle yayıldı. Aradan geçen yıllara rağmen sarı renk hala ‘ikaz’ anlamındadır ama günümüz sürücüleri onu ‘geç’ sinyali olarak algılıyorlar.
Bir süre sonra beyaz sinyal problem yaratmaya başladı. Beyaz renkli ‘geç’ sinyali diğer sokak lambaları ile karıştırılabiliyordu. Ama daha da kötüsü ‘dur’ işaretlerine konulan kırmızı mercekler yerlerinden düşünce ışık beyazlaşıyor, ‘geç’ sinyali olarak algılanıyor ve kazalara yol açabiliyordu.
Sonunda demiryolcular kırmızıyı ‘dur’, yeşili ‘geç’ san rengi de ‘ikaz’ sinyali olarak kullanmaya başladılar. Bilindiği gibi sarı, renk spektrumu içinde en göz alıcı renktir. Böylece makinist bir sinyalin bulunması gereken yerde beyaz ışığı görürse, bir şeylerin yanlış olduğunu anlıyor ve tedbirini alıyordu.
Karayollarına gelince, yollarda sadece atların ve at arabalarının bulunduğu tarihlerde bile dünyanın büyük şehirlerinde trafik sorundu.
İlk trafik lambası otomobillerin ortaya çıkmasından çok önce 1868’de Londra’da kullanıldı. Gazla yakılan ve bir eksen etrafında döndürülebilen kırmızı ve yeşil lambalar bir yıl sonra patlayıp, kendilerini çeviren polisi de yaralayınca bu uygulama ortadan kalktı.
Ama öte yandan otomobillerin ortaya çıkması ve şehirlerde dolaşmaya başlamalarıyla birlikte durum iyice kötüleşti. Çeşitli şehirlerde değişik uygulamalar yapıldı. Demiryollarındaki uygulama örnek alındı ama demiryollarında birbirine paralel iki hat vardı. Bu sistem iki yolun kesiştiği kavşaklarda işe yaramıyordu.
Sonunda günümüzdekilere benzeyen ilk elektrikli otomatik trafik lambasını, ilkokul mezunu ve ABD’deki Cleveland’ da otomobil sahibi ilk siyah olan Garrett Morgan geliştirdi. 1914’de ilk denemelerine başlayan Morgan 1923’de de patentini aldı. Morgan 1963’de ölümünden az önce patentini 40 bin dolara General Electric firmasına sattı.
Morgan’ın lambaları demiryollarına benzer şekilde bir ‘T’ üzerinde kırmızı ve yeşil iki lambadan ibaretti. Çok geçmeden ikaz anlamında sarı lamba da ilave edildi ve uygulama bütün dünyaya süratle yayıldı. Aradan geçen yıllara rağmen sarı renk hala ‘ikaz’ anlamındadır ama günümüz sürücüleri onu ‘geç’ sinyali olarak algılıyorlar.
NÜKLEER SİLAH NEDİR ?
Nükleer silahlar nükleer enerjinin, büyük miktarlarda ve ani
denilebilecek kısa sürelerde, kontrolsüz şekilde üretimine dayalıdır. Nükleer
enerjiyse, çekirdek parçalanması (fisyon), ya da çekirdek birleşmesi (füzyon)
yoluyla elde edilir. Fisyon olayında, örneğin U-235 gibi bir çekirdek, nötron
bombardımanına tabi tutulduğunda, bir nötron tutarak parçalanır ve 2 ya da 3
nötron çıkarır.
Böyle çekirdeklerin, parçalanabilir ya da ‘’fisil’’ olduğu söylenir. Açığa çıkan nötronlardan bazıları, ortamın dışına kaçarak ya da ilgisiz çekirdekler tarafından yutularak ‘ziyan’ olurken, bazıları diğer U-235 çekirdeklerine çapıp yeni fisyonlara yol açar. Eğer bir uranyum kütlesinde ortalama olarak, fisyona yol açan her nötron başına açığa çıkan nötronların; ‘birden fazlası, biri ya da birden azı’ tekrar fisyona yol açabiliyorsa, o uranyum kütlesinin ‘süper kritik, kritik ya da alt kritik’ olduğu söylenir.
Geometrisine ve kimyasal bileşimine bağlı olarak, olası en küçük kritik kütle 7-8 kg düzeyindedir. Uygun bir şekilde hazırlanması gereken böyle bir kütlede, her fisyon bir yenisine yol açar ve ‘zincirleme reaksiyon’ aynı düzeyde devam eder.
Süper kritik bir kütledeyse, her fisyon birden fazla yenisine yol açtığından, fisyonların sayısı çığ gibi artar. Büyüyen bir ‘zincirleme reaksiyon’ oluşur ve fisyon başına açığa, 200 milyon elektron volt enerji çıkar. Kömürün yanmasından elde edilen enerjiyse, karbon atomu başına 4 elektron volt kadar. Dolayısıyla 1 gram U-235’in fisyonu, 2,5 ton kömüre eşdeğer.
Fakat doğada bulunan uranyumun, sadece %0.71 kadarı U-235’ten, kalanıysa, parçalanmayan bir izotop olan U-238’den oluşur. Dolayısıyla doğal uranyumdaki 235 bileşeninin, hele bomba yapılmak isteniyorsa, % 90’lar düzeyinde zenginleştirilmesi gerekiyor. Zenginleştirme yöntemlerinden birisi, ‘gaz difüzyonu’ yöntemi. Normal şartlar altında metal olan uranyum, UF6 gazı haline getirilir ve bir kabın, aralarında gözenekli bir zar bulunan iki bölmesinden birine konup, yüksek basınç altında sıkıştırılır.
Gaz moleküllerinden U-235 içerenler, diğerlerine göre daha hafif olduklarından, herhangi bir sıcaklıkta daha hızlı hareket eder ve zarın diğer tarafına sızmakta daha başarılı olurlar. Dolayısıyla diğer bölmedeki U-235’li molekül konsantrasyonu, az biraz artar. Kayda değer bir zenginleştirme için bu sürecin binlerce kez tekrarlanması, böylesine kaplardan binlercesinin art arda kullanılması gerekir.
Böyle bir tesiste, yılda tonlarca zenginleştirilmiş uranyum üretilebilir. Fakat basınçlamanın gerektirdiği güç binlerce MW, kap sisteminin tesis maliyeti milyar dolar düzeyindedir. Oysa bir nükleer bombanın yapımı için onlarca kilogram zengin uranyum gerekir. Zengin uranyumu az miktarlarda elde etmenin daha ucuz yolları vardır.
Bir başka zenginleştirme yöntemi, uranyum izotoplarının, aynı frekanstaki lazer atımları karşısında verdikleri farklı tepkiye dayanır. Buysa zahmetli ve yavaş çalışan bir yöntem. Malzemeyi küçük miktarlarda ve yavaş yavaş elde etmenin bir diğer yolu, uranyum izotoplarını iyonlanlaştırıp bir manyetik alanın üzerinden geçirmek.
Aynı hızla hareket etmekte olan iyonlar manyetik alandan geçerken, daha ağır olanlar daha küçük, hafif olanlarsa daha büyük yarıçaplı daireler üzerinden saptırılır ve karşıdaki bir ‘’ toplayıcı levha’ nın farklı yerlerine düşerler. Bu, fakirin zenginleştirme yöntemidir. Ancak sabır gerektirir. Çünkü gün boyunca hedef levhasında, gram düzeyinde az ürün birikir.
Parçalanmaya yakın bir diğer ‘fisil’ çekirdekse, Pu-239 izotopu. Ancak, plütonyum doğal bir element değil. Nükleer reaktörlerde, U-238 izotopunun bir nötron yuttuktan sonra bozunması sonucu oluşur. Farklı bir element olduğundan, uranyumdan kimyasal yöntemlerle ayrıştırılabilir ve zenginleştirme işlemi gerektirmez.
Fakat eldesi için, hazırda çalışan bir nükleer reaktörün bulunması ve yakıtına uygun zamanlamalarda müdahale edilmesi gerekir. Hâlbuki bomba malzemesi olarak zenginleştirilmiş uranyum ya da plütonyum elde etmenin en kestirme yolu, bu malzemeyi, nükleer santralarla hizmet veren yakıt işleme tesislerinden almak ya da çalmak.
Fisil malzeme elde edildikten sonra bomba yapması, görece kolay bir iş. İlkel bir nükleer bomba, bir araya geldiklerinde süper kritik olacak olan iki altkritik uranyum kütlesini bir topun namlusuna yerleştirip, birini diğerine doğru ateşlemekle yapılabilir.
Sonuç, büyük bir patlamaya yol açan süper kritik bir kütledir ve açığa çıkan toplam enerjiye ‘bombanın verimi’ denir. Hiroşima’ya atılmış olan bomba böyle bir düzenekten oluşmuştur. Ancak ‘top tipi bomba’ fazla uranyum gerektirir; ağır ve hantal, hem de düşük verimlidir.
Bir diğer yöntem; süper kritik bir fisil malzeme küresinin etrafına güçlü patlayıcılar yerleştirip, bu patlayıcıları fevkalade simetrik bir eşzamanlı biçimde patlatarak, küreyi homojen bir şekilde, çok daha süper kritik küçük bir küreye ‘göçertmek’. Bu tip bir ‘göçertme aygıtında’, Pu-239 tercih edilmekle birlikte, U-235 de kullanılabilir.
Yöntemin, fisil malzeme sağlamadan sonraki en zor tarafı, patlamaların eş zamanlılığını sağlayan elektronik devre elemanlarının yapımı ya da ele geçirilmesi. Fakat zahmetine de değer: Bomba küçük, verimi yüksek olur.
Füzyon olayıysa, hidrojen ya da hidrojenin izotopları olan döteryum ve trityum çekirdeklerinin birleşmesine dayalıdır. Bu çekirdeklerin kaynaşması, birim ağırlık başına fisyondan bile daha fazla enerji açığa çıkarır. O kadar ki, 1 gram hidrojen yaklaşık 50 ton kömüre eşdeğerdir.
Ancak, çekirdeklerin kaynaştırılabilmeleri için, çok yüksek hızlarla çarpıştırılmaları gerekir. Yeterince yüksek sıcaklıktaki hidrojen gazında, her bir yöne doğru hareket etmekte olan atomlar, yeterince yüksek sıcaklıktaki hidrojen gazında, her bir yöne doğru hareket etmekte olan atomlar, yeterince yüksek hızlarla çarpışıp kaynaşabilirler.
Nitekim güneşin merkezindeki sıcaklık 15 milyon dereceyi buluyor ve buradaki hidrojen çekirdekleri, yüksek basıncında yardımıyla füzyona uğrayarak, güneşe ışıdığı enerjiyi sağlıyorlar. Ancak, yeryüzünde basınç çok daha düşük olduğundan, hidrojenin füzyonu için gereken sıcaklık çok daha yüksek ve 100 milyon derecenin üstüne çıkılması gerekiyor.
Bu yüzden “hidrojen bombasının” yapımında, füzyonu biraz daha kolay olan döteryumla trityum tercih edilir.
Döteryum normal sudaki hidrojen atomları arasında, 1/66 oranında bulunuyor ve fiziko kimyasal yöntemlerle ayrıştırılabiliyor. Trityum’sa Li-6 (lityum) izotopunun nötron bombardımanına tabi tutularak, helyum ve trityuma parçalanmasıyla elde edilebilir.
Ancak tirtyum; normal şartlar altında uçucu, kaçıcı bir gaz. Hem de, görece kısa bir yarılanma ömrüyle kendiliğinden bozunuyor. Dolayısıyla, önceden üretilip saklanması yerine, kullanımının hemen öncesinde ve sırasında üretimi tercih ediliyor. Bu amaçla döteryum lityum’la karıştırılır ve her ikisi birlikte, strofor ambalaj malzemesiyle kaplanır.
Patlama anı geldiğinde, lityum nötron bombardımanına tabi tutularak trityum üretilir, bu trityumlar da, içerdeki döteryumlarla çarpışıp füzyona yol açarlar. Ancak; lityumun bombardımanı için nötronlar, füzyon için de yüksek sıcaklıklar gerekir. Bunlarsa ‘birincil’ denilen bir uranyum ya da Plütonyum bombasının patlatılmasıyla elde edilir.
Bu bombanın ürettiği ısınma etkisi, yani termal şok, görece yavaş yayılır ve füzyon düzeneğine ulaşana kadar, düzeneğin dağılması olasılığı belirir. Hâlbuki yayınlanan gama ışınları ışık hızıyla hareket eder. Ve strafor bunları emerek, içindeki karışımın ısınmasını sağlar.
Bir yandan da, birincil bombanın basınç şoku füzyon karışımını dışarıdan ve her yandan homojen bir şekilde sıkıştırır, yaydığı nötronlar lityumu parçalayıp trityum açığa çıkarırlar. Karışımın sıcaklığı 100 milyon derecenin üstüne çıktığında , ‘ikincil’ füzyon bombası devreye girmiştir.
Böyle çekirdeklerin, parçalanabilir ya da ‘’fisil’’ olduğu söylenir. Açığa çıkan nötronlardan bazıları, ortamın dışına kaçarak ya da ilgisiz çekirdekler tarafından yutularak ‘ziyan’ olurken, bazıları diğer U-235 çekirdeklerine çapıp yeni fisyonlara yol açar. Eğer bir uranyum kütlesinde ortalama olarak, fisyona yol açan her nötron başına açığa çıkan nötronların; ‘birden fazlası, biri ya da birden azı’ tekrar fisyona yol açabiliyorsa, o uranyum kütlesinin ‘süper kritik, kritik ya da alt kritik’ olduğu söylenir.
Geometrisine ve kimyasal bileşimine bağlı olarak, olası en küçük kritik kütle 7-8 kg düzeyindedir. Uygun bir şekilde hazırlanması gereken böyle bir kütlede, her fisyon bir yenisine yol açar ve ‘zincirleme reaksiyon’ aynı düzeyde devam eder.
Süper kritik bir kütledeyse, her fisyon birden fazla yenisine yol açtığından, fisyonların sayısı çığ gibi artar. Büyüyen bir ‘zincirleme reaksiyon’ oluşur ve fisyon başına açığa, 200 milyon elektron volt enerji çıkar. Kömürün yanmasından elde edilen enerjiyse, karbon atomu başına 4 elektron volt kadar. Dolayısıyla 1 gram U-235’in fisyonu, 2,5 ton kömüre eşdeğer.
Fakat doğada bulunan uranyumun, sadece %0.71 kadarı U-235’ten, kalanıysa, parçalanmayan bir izotop olan U-238’den oluşur. Dolayısıyla doğal uranyumdaki 235 bileşeninin, hele bomba yapılmak isteniyorsa, % 90’lar düzeyinde zenginleştirilmesi gerekiyor. Zenginleştirme yöntemlerinden birisi, ‘gaz difüzyonu’ yöntemi. Normal şartlar altında metal olan uranyum, UF6 gazı haline getirilir ve bir kabın, aralarında gözenekli bir zar bulunan iki bölmesinden birine konup, yüksek basınç altında sıkıştırılır.
Gaz moleküllerinden U-235 içerenler, diğerlerine göre daha hafif olduklarından, herhangi bir sıcaklıkta daha hızlı hareket eder ve zarın diğer tarafına sızmakta daha başarılı olurlar. Dolayısıyla diğer bölmedeki U-235’li molekül konsantrasyonu, az biraz artar. Kayda değer bir zenginleştirme için bu sürecin binlerce kez tekrarlanması, böylesine kaplardan binlercesinin art arda kullanılması gerekir.
Böyle bir tesiste, yılda tonlarca zenginleştirilmiş uranyum üretilebilir. Fakat basınçlamanın gerektirdiği güç binlerce MW, kap sisteminin tesis maliyeti milyar dolar düzeyindedir. Oysa bir nükleer bombanın yapımı için onlarca kilogram zengin uranyum gerekir. Zengin uranyumu az miktarlarda elde etmenin daha ucuz yolları vardır.
Bir başka zenginleştirme yöntemi, uranyum izotoplarının, aynı frekanstaki lazer atımları karşısında verdikleri farklı tepkiye dayanır. Buysa zahmetli ve yavaş çalışan bir yöntem. Malzemeyi küçük miktarlarda ve yavaş yavaş elde etmenin bir diğer yolu, uranyum izotoplarını iyonlanlaştırıp bir manyetik alanın üzerinden geçirmek.
Aynı hızla hareket etmekte olan iyonlar manyetik alandan geçerken, daha ağır olanlar daha küçük, hafif olanlarsa daha büyük yarıçaplı daireler üzerinden saptırılır ve karşıdaki bir ‘’ toplayıcı levha’ nın farklı yerlerine düşerler. Bu, fakirin zenginleştirme yöntemidir. Ancak sabır gerektirir. Çünkü gün boyunca hedef levhasında, gram düzeyinde az ürün birikir.
Parçalanmaya yakın bir diğer ‘fisil’ çekirdekse, Pu-239 izotopu. Ancak, plütonyum doğal bir element değil. Nükleer reaktörlerde, U-238 izotopunun bir nötron yuttuktan sonra bozunması sonucu oluşur. Farklı bir element olduğundan, uranyumdan kimyasal yöntemlerle ayrıştırılabilir ve zenginleştirme işlemi gerektirmez.
Fakat eldesi için, hazırda çalışan bir nükleer reaktörün bulunması ve yakıtına uygun zamanlamalarda müdahale edilmesi gerekir. Hâlbuki bomba malzemesi olarak zenginleştirilmiş uranyum ya da plütonyum elde etmenin en kestirme yolu, bu malzemeyi, nükleer santralarla hizmet veren yakıt işleme tesislerinden almak ya da çalmak.
Fisil malzeme elde edildikten sonra bomba yapması, görece kolay bir iş. İlkel bir nükleer bomba, bir araya geldiklerinde süper kritik olacak olan iki altkritik uranyum kütlesini bir topun namlusuna yerleştirip, birini diğerine doğru ateşlemekle yapılabilir.
Sonuç, büyük bir patlamaya yol açan süper kritik bir kütledir ve açığa çıkan toplam enerjiye ‘bombanın verimi’ denir. Hiroşima’ya atılmış olan bomba böyle bir düzenekten oluşmuştur. Ancak ‘top tipi bomba’ fazla uranyum gerektirir; ağır ve hantal, hem de düşük verimlidir.
Bir diğer yöntem; süper kritik bir fisil malzeme küresinin etrafına güçlü patlayıcılar yerleştirip, bu patlayıcıları fevkalade simetrik bir eşzamanlı biçimde patlatarak, küreyi homojen bir şekilde, çok daha süper kritik küçük bir küreye ‘göçertmek’. Bu tip bir ‘göçertme aygıtında’, Pu-239 tercih edilmekle birlikte, U-235 de kullanılabilir.
Yöntemin, fisil malzeme sağlamadan sonraki en zor tarafı, patlamaların eş zamanlılığını sağlayan elektronik devre elemanlarının yapımı ya da ele geçirilmesi. Fakat zahmetine de değer: Bomba küçük, verimi yüksek olur.
Füzyon olayıysa, hidrojen ya da hidrojenin izotopları olan döteryum ve trityum çekirdeklerinin birleşmesine dayalıdır. Bu çekirdeklerin kaynaşması, birim ağırlık başına fisyondan bile daha fazla enerji açığa çıkarır. O kadar ki, 1 gram hidrojen yaklaşık 50 ton kömüre eşdeğerdir.
Ancak, çekirdeklerin kaynaştırılabilmeleri için, çok yüksek hızlarla çarpıştırılmaları gerekir. Yeterince yüksek sıcaklıktaki hidrojen gazında, her bir yöne doğru hareket etmekte olan atomlar, yeterince yüksek sıcaklıktaki hidrojen gazında, her bir yöne doğru hareket etmekte olan atomlar, yeterince yüksek hızlarla çarpışıp kaynaşabilirler.
Nitekim güneşin merkezindeki sıcaklık 15 milyon dereceyi buluyor ve buradaki hidrojen çekirdekleri, yüksek basıncında yardımıyla füzyona uğrayarak, güneşe ışıdığı enerjiyi sağlıyorlar. Ancak, yeryüzünde basınç çok daha düşük olduğundan, hidrojenin füzyonu için gereken sıcaklık çok daha yüksek ve 100 milyon derecenin üstüne çıkılması gerekiyor.
Bu yüzden “hidrojen bombasının” yapımında, füzyonu biraz daha kolay olan döteryumla trityum tercih edilir.
Döteryum normal sudaki hidrojen atomları arasında, 1/66 oranında bulunuyor ve fiziko kimyasal yöntemlerle ayrıştırılabiliyor. Trityum’sa Li-6 (lityum) izotopunun nötron bombardımanına tabi tutularak, helyum ve trityuma parçalanmasıyla elde edilebilir.
Ancak tirtyum; normal şartlar altında uçucu, kaçıcı bir gaz. Hem de, görece kısa bir yarılanma ömrüyle kendiliğinden bozunuyor. Dolayısıyla, önceden üretilip saklanması yerine, kullanımının hemen öncesinde ve sırasında üretimi tercih ediliyor. Bu amaçla döteryum lityum’la karıştırılır ve her ikisi birlikte, strofor ambalaj malzemesiyle kaplanır.
Patlama anı geldiğinde, lityum nötron bombardımanına tabi tutularak trityum üretilir, bu trityumlar da, içerdeki döteryumlarla çarpışıp füzyona yol açarlar. Ancak; lityumun bombardımanı için nötronlar, füzyon için de yüksek sıcaklıklar gerekir. Bunlarsa ‘birincil’ denilen bir uranyum ya da Plütonyum bombasının patlatılmasıyla elde edilir.
Bu bombanın ürettiği ısınma etkisi, yani termal şok, görece yavaş yayılır ve füzyon düzeneğine ulaşana kadar, düzeneğin dağılması olasılığı belirir. Hâlbuki yayınlanan gama ışınları ışık hızıyla hareket eder. Ve strafor bunları emerek, içindeki karışımın ısınmasını sağlar.
Bir yandan da, birincil bombanın basınç şoku füzyon karışımını dışarıdan ve her yandan homojen bir şekilde sıkıştırır, yaydığı nötronlar lityumu parçalayıp trityum açığa çıkarırlar. Karışımın sıcaklığı 100 milyon derecenin üstüne çıktığında , ‘ikincil’ füzyon bombası devreye girmiştir.
PİZA KULESİ NİÇİN EĞRİDİR ?
Dünya üzerindeki bazı yerlerin adı anıldığında, bunlar belirli
birtakım şeylerle birlikte hatırlanır. Paris deyince Eyfel Kulesi'ni hatırlarız.
Ya da bunun tersi geçerlidir. New York, ünlü 'Özgürlük Anıtı' ile aynı anda akla
gelir. Bu örnekler sayılamayacak kadar çoktur. Bulunduğu şehrin adıyla anılan
Piza Kulesi de bu örneklerden biridir. Hemen herkes, Piza'nın İtalya'da bir
şehir olduğunu ve buradaki kulenin eğri, yana doğru biraz yatık olduğunu bilir.
Oysa şehrin büyük ve gerçekten şanlı tarihini bilenler pek azdır.
Bu arada, tabii kulenin kendinin de bir ünü vardır. Söz konusu kule tamamen beyaz mermerden yapılmıştır. Duvarları tabanda yaklaşık olarak 4 metre kalınlıktadır. Kule sekiz katlıdır ve yüksekliği 60 metreye yakındır. Başka türlü söylemek gerekirse, kulenin yüksekliği 15 katlı modern bir yapının yüksekliğine eşit sayılabilir.
Duvarın iç tarafında 300 basamaklı bir merdiven vardır. Merdiven ta tepeye ulaşır. Tepeye kadar çıkmayı göze alanlar, şehrin ve çevrenin son derece güzel görünümünü uzun uzun seyretmekten kendilerini alamazlar. Öyle ki, 9 kilometre mesafedeki deniz bile görülebilmektedir kulenin tepesinden.
Tam tepe noktasında, kule yaklaşık olarak 5 metre yana yatıktır. Yani kulenin tepesi, dikey durumundan aşağı yukarı 5 metre dışa kaymıştır. Kulenin tepesinde durup da aşağıya bir taş atacak olursanız, bu taş kulenin altında duvardan 5 metre kadar öteye düşecektir.
Kulenin niçin eğri olduğuna gelince, bunun cevabını gerçekte kimse bilmemektedir. Muhakkak olan şey, kulenin böyle eğri yapılmadığı gerçeğidir. Yakındaki bir katedrale çan kulesi olarak 1174 yılında yapımına başlanan kule, ancak 1350 yılında tamamlanmıştır.
Kulenin temeli kumlu toprak içindedir. Bu durum, eğriliği izah için ileri sürülen görüşlerden birinin esasıdır. Bazı kimselere göre, kulenin ilk üç katının yapımı tamamlandığında, kumlu toprakta iyi oturmayan temel kaymış ve kulenin eğri bir durum almasına rağmen inşaata devam edilmiştir. Tabii kulenin eğrilmesi birdenbire, fark edilir şekilde olmamıştır.
Ünlü bilim adamı Galileo (Galile), doğduğu şehir olan Piza'da bu kuleye çıkar ve düşen boşluğa atılan kitlelerin hızıyla ilgili bazı denemeler yaparmış.
Bu arada, tabii kulenin kendinin de bir ünü vardır. Söz konusu kule tamamen beyaz mermerden yapılmıştır. Duvarları tabanda yaklaşık olarak 4 metre kalınlıktadır. Kule sekiz katlıdır ve yüksekliği 60 metreye yakındır. Başka türlü söylemek gerekirse, kulenin yüksekliği 15 katlı modern bir yapının yüksekliğine eşit sayılabilir.
Duvarın iç tarafında 300 basamaklı bir merdiven vardır. Merdiven ta tepeye ulaşır. Tepeye kadar çıkmayı göze alanlar, şehrin ve çevrenin son derece güzel görünümünü uzun uzun seyretmekten kendilerini alamazlar. Öyle ki, 9 kilometre mesafedeki deniz bile görülebilmektedir kulenin tepesinden.
Tam tepe noktasında, kule yaklaşık olarak 5 metre yana yatıktır. Yani kulenin tepesi, dikey durumundan aşağı yukarı 5 metre dışa kaymıştır. Kulenin tepesinde durup da aşağıya bir taş atacak olursanız, bu taş kulenin altında duvardan 5 metre kadar öteye düşecektir.
Kulenin niçin eğri olduğuna gelince, bunun cevabını gerçekte kimse bilmemektedir. Muhakkak olan şey, kulenin böyle eğri yapılmadığı gerçeğidir. Yakındaki bir katedrale çan kulesi olarak 1174 yılında yapımına başlanan kule, ancak 1350 yılında tamamlanmıştır.
Kulenin temeli kumlu toprak içindedir. Bu durum, eğriliği izah için ileri sürülen görüşlerden birinin esasıdır. Bazı kimselere göre, kulenin ilk üç katının yapımı tamamlandığında, kumlu toprakta iyi oturmayan temel kaymış ve kulenin eğri bir durum almasına rağmen inşaata devam edilmiştir. Tabii kulenin eğrilmesi birdenbire, fark edilir şekilde olmamıştır.
Ünlü bilim adamı Galileo (Galile), doğduğu şehir olan Piza'da bu kuleye çıkar ve düşen boşluğa atılan kitlelerin hızıyla ilgili bazı denemeler yaparmış.
RENKLERİ NASIL GÖRÜRÜZ ?
Gözümüze gelen değişik dalga boylarındaki ışığın değişik renkler
olarak algılanması karmaşık bir süreçle gerçekleşir. Gözün arkasında bulunan
ağtabakadaki hücrelerin bir bölümü olan koni hücreler, değişik renklerin
karşılığı olan değişik dalga boylarındaki ışık ışınlarına karşı duyarlıdır.
Biçimleri nedeniyle koni hücreler adı verilen bu hücrelerden bazıları kırmızı ışığa, bazıları yeşil ışığa, bazıları da mavi ışığa duyarlıdır. Duyarlı olduğu tür ışıkla uyarılan bir koni hücrede belirli bir kimyasal değişim olur ve bunun sonucunda oluşan elektrik sinyalleri görme sinirleriyle beyne iletilir.
Beyin koni hücrelerden aldığı bu elektrik sinyallerini tam olarak bilmediğimiz bir biçimde çözümleyerek renk dediğimiz algıya dönüştürür.
Renkleri ya da bazı renkleri göremeyen insanlara “renkkörü” denir. Birçok türü ve derecesi olan renkkörlüğünün en çok rastlanan türü kırmızıyla yeşili birbirinden ayırt edememek biçiminde görülür. Renkleri ayırt edebilmek bazı mesleklerde çok önemlidir.
Erkeklerde kadınlardan çok daha fazla görülen renkkörlüğü konusunda son yıllarda geniş araştırmalar yapılmaktadır. Kuşlar, arılar, kelebekler ve maymunlar renkleri görebilir. Balıklar ve bazı sürüngenler de renk görebilir; ama kediler, köpekler, domuzlar, atlar, sığırlar ve öbür dört ayaklı hayvanlar renkleri göremez. Bu hayvanlar dünyayı siyah, beyaz ve grinin tonlarında görür.
Biçimleri nedeniyle koni hücreler adı verilen bu hücrelerden bazıları kırmızı ışığa, bazıları yeşil ışığa, bazıları da mavi ışığa duyarlıdır. Duyarlı olduğu tür ışıkla uyarılan bir koni hücrede belirli bir kimyasal değişim olur ve bunun sonucunda oluşan elektrik sinyalleri görme sinirleriyle beyne iletilir.
Beyin koni hücrelerden aldığı bu elektrik sinyallerini tam olarak bilmediğimiz bir biçimde çözümleyerek renk dediğimiz algıya dönüştürür.
Renkleri ya da bazı renkleri göremeyen insanlara “renkkörü” denir. Birçok türü ve derecesi olan renkkörlüğünün en çok rastlanan türü kırmızıyla yeşili birbirinden ayırt edememek biçiminde görülür. Renkleri ayırt edebilmek bazı mesleklerde çok önemlidir.
Erkeklerde kadınlardan çok daha fazla görülen renkkörlüğü konusunda son yıllarda geniş araştırmalar yapılmaktadır. Kuşlar, arılar, kelebekler ve maymunlar renkleri görebilir. Balıklar ve bazı sürüngenler de renk görebilir; ama kediler, köpekler, domuzlar, atlar, sığırlar ve öbür dört ayaklı hayvanlar renkleri göremez. Bu hayvanlar dünyayı siyah, beyaz ve grinin tonlarında görür.
SAATLERİN DÖNÜŞ YÖNÜ NEDEN SAĞA DOĞRUDUR?
Bugüne kadar hiç aklımıza gelmeyen saatlerin dönüş yönünün neden
sağa doğru olduğunu hiç düşündünüz mü? Bunun nedeni İlk olarak eski Mısırlılara
dayandırılmaktadır, ilk mısırlılar güneşin her gün düzenli bir hareketle doğup,
belirli zamanlarda gökyüzünün aynı noktalarında bulunup, battığını gözlemlediler
ve bunun bir günü zaman parçalarına ayırmada kullanılabileceğini keşfettiler.
Böylece güneşin bu hareketinden yararlanarak ilk güneş saatini yaptılar. Bu saat, meydanlık bir yere yüksek bir taş koymak ve güneşin hareketi sırasında, bu taşın gölgesini takip etmekten ibaretti.
Mısır, konumu itibari ile kuzey yarım kürede fakat ekvatora da yakın bir ülke olduğundan, güneş doğduğunda, gölge hemen tam batıda oluşuyor, güneş yükseldikçe gölge kuzeye, yani sağa doğru hareket ederek, güneş batışında doğu yönüne ulaşıyordu.
Yani gölge bugünkü tüm saatlerin akrep ve yelkovanında olduğu gibi soldan sağa doğru dönüyordu. Daha sonraları, pendulumlu, pilli saatlerde de yön değişmedi, hatta sağa doğru dönüşler “saat yönüne dönüş” diye adlandırılır oldu.
Avustralya gibi ekvatorun güneyindeki ülkelerde, güneş doğarken taşın gölgesi güneye düşer ve güneş yükseldikçe sola doğru dönüş yapar. İlk saat orada keşfedilseydi, bugün akrep ve yelkovan ters yönde dönüyor olabilirdi.
Böylece güneşin bu hareketinden yararlanarak ilk güneş saatini yaptılar. Bu saat, meydanlık bir yere yüksek bir taş koymak ve güneşin hareketi sırasında, bu taşın gölgesini takip etmekten ibaretti.
Mısır, konumu itibari ile kuzey yarım kürede fakat ekvatora da yakın bir ülke olduğundan, güneş doğduğunda, gölge hemen tam batıda oluşuyor, güneş yükseldikçe gölge kuzeye, yani sağa doğru hareket ederek, güneş batışında doğu yönüne ulaşıyordu.
Yani gölge bugünkü tüm saatlerin akrep ve yelkovanında olduğu gibi soldan sağa doğru dönüyordu. Daha sonraları, pendulumlu, pilli saatlerde de yön değişmedi, hatta sağa doğru dönüşler “saat yönüne dönüş” diye adlandırılır oldu.
Avustralya gibi ekvatorun güneyindeki ülkelerde, güneş doğarken taşın gölgesi güneye düşer ve güneş yükseldikçe sola doğru dönüş yapar. İlk saat orada keşfedilseydi, bugün akrep ve yelkovan ters yönde dönüyor olabilirdi.
SICAK HAVA BALONU NEDİR? NASIL ÇALIŞIR?
Uçmayı başaran ilk araçlar uçaklar değil. Bugün bunu hepimiz
biliyoruz. Bir cismin havaya yükselebilmesi için havadan daha hafif olması
gerektiği ve sıcak havanın da soğuk havadan daha hafif olduğu düşüncesinden yola
çıkarak balonu bulanlar, Fransız Etienne ve Joseph Montogolfier Kardeşler oldu.
Montgolfier Kardeşler, ipek bir balonu sıcak havayla doldurdular, sonra bunu
serbest bıraktıklarında balonun yükseldiğini gördüler. Bununla ilgili birçok
deneyler yaptılar. 5 Haziran 1783′te de ilk sıcak hava balonunu uçurmayı
başardılar. Bu balon, insanın uçurduğu ilk araçtı ve 2,5 km yol
almıştı.
Balonların yönlendirilmesi kolay değil. Bu nedenle havacılık tarihinde yerlerini zaman içinde uçaklara bıraktılar. Bugün de balonla uçmanın güçlüklerinden biri, balona yön vermek. Ayrıca, bir sıcak hava balonu rüzgârın hızına bağlı olarak uçar. Bununla birlikte uçmanın en basit yöntemlerinden biridir.
Sıcak hava balonlarının çalışması çok basit bir ilkeye dayanıyor: Sıcak hava ısınınca yükselir. Günümüzde ki balonlar bu basit ilkeye göre tasarlanıyor. Balon ana gövdesini oluşturan ve yanmaz kumaşlardan yapılan kısmın içi sıcak havayla dolduruluyor. Balonun ana gövdesinin altında, yolcuların ve havayı ısıtmaya yarayan yakıtın yer aldığı bir sepet bulunuyor.
Gövdenin tepesinde yer alan ve paraşüt valfı olarak adlandırılan bir delikle, balonun içindeki hava kontrol edilebiliyor. Yolcu sepetinin üzerinde bulunan havayı ısıtan mekanizmanın ateşleyici bölümü ve deliği açıp kapatmaya yarayan ipler yardımıyla, balonun alçalıp yükselmesi sağlanıyor. Balonun yükselmesi istendiğinde, ateşleyiciyi çalıştıran ip çekiliyor ve ateş balonun gövdesindeki havayı ısıtarak yükselmesine neden oluyor.
Eğer balonun alçalması istenirse, tepedeki deliği kontrol eden ip yardımıyla delik açılıyor ve sıcak havanın balonun tepesinden uçup gitmesine izin veriliyor. Gövdesindeki hava soğuyunca balon yeniden alçalmaya başlıyor. Balon yalnızca aşağı ve yukarı doğru hareket edebiliyorsa bir balon nasıl ilerliyor diye sorabilirsiniz. Bu sorunun yanıtı rüzgârda gizli.
Balona yön veren şey, rüzgâr. Atmosferin farklı yüksekliklerinde rüzgârlar farklı yönlere eserler. Balonu yönlendiren kişi alçalarak ya da yükselerek gitmek istediği yöne doğru esen bir rüzgâr yakalamaya çalışır. Çok usta balon pilotları bile sıcak hava balonlarını tam anlamıyla kontrol edemez. Kimi zaman rüzgârlar istenmeyen yönden esebilir.
Bu nedenle genelde ekipten birinin balonu yerden bir otomobille izlemesi ve nereye indiğini kontrol etmesi daha güvenli olur. Bunun yanında uçuştan önce hava durumunun kontrol edilerek ve rüzgârların yönlerinin saptanması ve esiş hızlarının ölçülmesi de gerekir.
Balonların yönlendirilmesi kolay değil. Bu nedenle havacılık tarihinde yerlerini zaman içinde uçaklara bıraktılar. Bugün de balonla uçmanın güçlüklerinden biri, balona yön vermek. Ayrıca, bir sıcak hava balonu rüzgârın hızına bağlı olarak uçar. Bununla birlikte uçmanın en basit yöntemlerinden biridir.
Sıcak hava balonlarının çalışması çok basit bir ilkeye dayanıyor: Sıcak hava ısınınca yükselir. Günümüzde ki balonlar bu basit ilkeye göre tasarlanıyor. Balon ana gövdesini oluşturan ve yanmaz kumaşlardan yapılan kısmın içi sıcak havayla dolduruluyor. Balonun ana gövdesinin altında, yolcuların ve havayı ısıtmaya yarayan yakıtın yer aldığı bir sepet bulunuyor.
Gövdenin tepesinde yer alan ve paraşüt valfı olarak adlandırılan bir delikle, balonun içindeki hava kontrol edilebiliyor. Yolcu sepetinin üzerinde bulunan havayı ısıtan mekanizmanın ateşleyici bölümü ve deliği açıp kapatmaya yarayan ipler yardımıyla, balonun alçalıp yükselmesi sağlanıyor. Balonun yükselmesi istendiğinde, ateşleyiciyi çalıştıran ip çekiliyor ve ateş balonun gövdesindeki havayı ısıtarak yükselmesine neden oluyor.
Eğer balonun alçalması istenirse, tepedeki deliği kontrol eden ip yardımıyla delik açılıyor ve sıcak havanın balonun tepesinden uçup gitmesine izin veriliyor. Gövdesindeki hava soğuyunca balon yeniden alçalmaya başlıyor. Balon yalnızca aşağı ve yukarı doğru hareket edebiliyorsa bir balon nasıl ilerliyor diye sorabilirsiniz. Bu sorunun yanıtı rüzgârda gizli.
Balona yön veren şey, rüzgâr. Atmosferin farklı yüksekliklerinde rüzgârlar farklı yönlere eserler. Balonu yönlendiren kişi alçalarak ya da yükselerek gitmek istediği yöne doğru esen bir rüzgâr yakalamaya çalışır. Çok usta balon pilotları bile sıcak hava balonlarını tam anlamıyla kontrol edemez. Kimi zaman rüzgârlar istenmeyen yönden esebilir.
Bu nedenle genelde ekipten birinin balonu yerden bir otomobille izlemesi ve nereye indiğini kontrol etmesi daha güvenli olur. Bunun yanında uçuştan önce hava durumunun kontrol edilerek ve rüzgârların yönlerinin saptanması ve esiş hızlarının ölçülmesi de gerekir.
UÇAKLAR NEDEN İZ BIRAKIRLAR?
Bu, çocukların gökyüzüne bakarak en sık sordukları sorulardan
biridir. Kim bilir kaçımız, kaçamak cevaplar vermiş, uçağın motorlarından çıkan
duman olduğunu söylemiş ama aynı yükseklikte uçan her uçakta aynı şeyin
olmadığını açıklayamamışızdır.
Bir bulutun oluşabilmesi için, havanın, yeryüzünden buharlaşan suyu absorbe edemeyecek, yani içine alamayacak kadar düşük sıcaklık ve basınçta olması, bir de bulutu oluşturacak su damlacıklarının etraflarında tutunabilecekleri toz parçacıklarının olması gereklidir. Yerden 10 bin metreden fazla yükseklikte uçan yolcu ve savaş uçaklarının uçtuğu bu yükseklikte normal şartlarda hava çok temizdir, hiç toz yoktur, yani bir bulutun oluşması için gereken şartlardan biri eksiktir.
Bilindiği gibi jet uçaklarının motorları, ön taraflarından havayı alarak, yakıt ile yakar ve işlev tamamlandıktan sonra, arka taraflarındaki küçük çaptaki egzozdan büyük bir basınç ile dışarı verirler. Bu motorların aldıkları hava ile birlikte giren su buharı, motorun içinde daha da koyu hale gelerek dışarıdaki çok soğuk havanın üzerine püskürtülür. Buna teknik dilde ‘sublime’ olma olayı denir. Yani buhar halindeki suyun, sıvı hale geçmeden, doğrudan donması, buz haline geçmesidir.
Aslında uçakların arkalarında bıraktıkları bulut, insan yapısı bir buluttan başka bir şey değildir. Soğuk havada verdiğimiz nefes havada nasıl buharlaşıyorsa onun gibi bir şeydir. Deniz seviyesinde, yüksek sıcaklık ve basınçta buharlaşan suyu hava kolayca absorbe eder. Yükseklik arttıkça, hava sıcaklığı ve basınç düştükçe, hava artık su buharını içine alamaz hale gelir. Ancak bulutun oluşması için bir üçüncü şart daha vardı, yani toz parçacıkları.
İşte burada toz parçacıklarının görevini, uçağın motorlarından egzost olarak çıkan yakıt parçacıkları yerine getirir. Bu sayede bir bulutun oluşması için üç şart da yerine getirilmiş olur ve motorların gerisinde uzun, ince bir bulut oluşur.
Esasında alçak irtifada uçan uçaklarda da aynı şey oluşur, motorlardan su buharı salınır ama düşük ısı, nem miktarı, rüzgâr yönü gibi etkenler tam oluşmadığı için uçakların arkasında beyaz bulut oluşmaz. İlave edelim ki, bu olayda uçağın ve motorlarının cinsi ve kapasitesinin hiçbir etkisi yoktur.
Bir bulutun oluşabilmesi için, havanın, yeryüzünden buharlaşan suyu absorbe edemeyecek, yani içine alamayacak kadar düşük sıcaklık ve basınçta olması, bir de bulutu oluşturacak su damlacıklarının etraflarında tutunabilecekleri toz parçacıklarının olması gereklidir. Yerden 10 bin metreden fazla yükseklikte uçan yolcu ve savaş uçaklarının uçtuğu bu yükseklikte normal şartlarda hava çok temizdir, hiç toz yoktur, yani bir bulutun oluşması için gereken şartlardan biri eksiktir.
Bilindiği gibi jet uçaklarının motorları, ön taraflarından havayı alarak, yakıt ile yakar ve işlev tamamlandıktan sonra, arka taraflarındaki küçük çaptaki egzozdan büyük bir basınç ile dışarı verirler. Bu motorların aldıkları hava ile birlikte giren su buharı, motorun içinde daha da koyu hale gelerek dışarıdaki çok soğuk havanın üzerine püskürtülür. Buna teknik dilde ‘sublime’ olma olayı denir. Yani buhar halindeki suyun, sıvı hale geçmeden, doğrudan donması, buz haline geçmesidir.
Aslında uçakların arkalarında bıraktıkları bulut, insan yapısı bir buluttan başka bir şey değildir. Soğuk havada verdiğimiz nefes havada nasıl buharlaşıyorsa onun gibi bir şeydir. Deniz seviyesinde, yüksek sıcaklık ve basınçta buharlaşan suyu hava kolayca absorbe eder. Yükseklik arttıkça, hava sıcaklığı ve basınç düştükçe, hava artık su buharını içine alamaz hale gelir. Ancak bulutun oluşması için bir üçüncü şart daha vardı, yani toz parçacıkları.
İşte burada toz parçacıklarının görevini, uçağın motorlarından egzost olarak çıkan yakıt parçacıkları yerine getirir. Bu sayede bir bulutun oluşması için üç şart da yerine getirilmiş olur ve motorların gerisinde uzun, ince bir bulut oluşur.
Esasında alçak irtifada uçan uçaklarda da aynı şey oluşur, motorlardan su buharı salınır ama düşük ısı, nem miktarı, rüzgâr yönü gibi etkenler tam oluşmadığı için uçakların arkasında beyaz bulut oluşmaz. İlave edelim ki, bu olayda uçağın ve motorlarının cinsi ve kapasitesinin hiçbir etkisi yoktur.
9 Ocak 2018 Salı
AYDAN SİYAVUŞ
Ortaokuldayken ilk defa aşık oldum. Aklım gitti. Olayı tam
kavrayamadım.
Döneminin güncel geyiği olan "sağlıklı yaşam için" birlikte gece koşulları, arasıra tavla oynama, okul çıkış heyecan dolu kısa süreli yürüyüşler dışında bir aşama kaydedememenin yanı sıra, aşık olduğum kişi İlhan Selçuk'la Ahmet Selçuk llkan'ı karıştıran bir kişiydi.
O dönem ilgimi çeken ikinci dişi bir roman kahramanıydı: Simmel'in Hepimiz Kardeş Olacağız kitabındaki Lilian! Belki de romanın erkek kahramanını ve de onun kardeşini çok etkilediği için ben de etkilenmiştim. Ayrıca Lilian'la, aşık olduğum kızdaki isim benzerliği de çok tuhaftı!
Hep aynı bakkaldan, hep aynı zamanda, cumartesi sabahları Gırgır dergisi alırdım. Dergiyi okuya okuya dönerdim eve. Babamdan Cumhuriyet okuma alışkanlığı o dönemlerde geçti bana. Bir de haftalık Nokta dergisine sardırdım.
İskenderun'daydık; havası her zaman nemli, yılda bir kez esen ve "çocuk uçurduğu" rivayet edilen "Yarıkkaya fırtınası" meşhur, akşam güneşi delirtici güzellikte olan iskenderun'da. Orası, ö zamana kadar tayinlerle geçmiş göçebe ömrümün en çok yaşadığım yeriydi. İskenderunspor'un renkleri turuncu-maviydi!
Yetmişlerde bitmiş çocukluğun yerini, düpedüz "ilk gençlik" almıştı. Alıp başını
yüzmeler, üstüste maç etmeler, Sezen Aksu'dan "Sen Ağlama", Yeni Türkü'den
"Telli Turna!"
İlk defa Nâzım Hikmet, ilk defa Deniz Gezmiş, ilk defa Yaşar Kemal, ikinci defa Orhan Veli! Ve "Çizgilerle Karl Marx!"
Ve "Atillâ ilhan'dan bıçak gibi çekilmiş sayısız mısra!"
Sinemalarda "ağlatan film" Şampiyon, Gramer Cramer'e Karşı, Fahriye Abla!
Televizyonda "Godfather" Marlon Brando ve de Niro, "Köşedönücü" Ferhan Şensoy, "irlandalı Kız"da ve "Savaş Rüzgârlarında Robert Mitchum, "Bisiklet Hırsızlan" ve TRT'de bobinleri karıştırılmış "Love Story!"
Bütün bunların dışında, "gerçek sevgilim" basketboldü. Belki de futboldan daha iyi becerdiğim için; turnikeli, "adam adama" savunmalı, smaçlı, "steps"li oyunun hastası oldum. Fakat asıl neden (binlerce yaşıtımda olduğu gibi) önce "Koç Rus"
yönetiminde çalışan Kuliç, Salamis, Gonza-les ve arkadaşlarından müteşekkil
"Beyaz Gölge", sonra da rahmetli Aydan Siyavuş yönetiminde Efe, Erman, Aytek ve arkadaşlarının oluşturduğu "Çalenç Kupası"nı kazanan milli takımdı.
Kudurmuşçasına oynardık.
O külçe gibi, simsiyah "sağlık toplarından" sonra siyah çizgili turuncu basketbol topu tenis topu kadar hafiflerdi. "Orijinal Konversler" hayal ederdik. "Voit" marka toplan olmadığı için "Vahit" adındaki taklidiyle idare edenler vardı! Beden Eğitimi öğretmeni Rıfat Hoca, birden Koç'a dönüşürdü, bizim lisenin çocukları Feli-çita ritmiyle "Rıfat Hoca!.. Rıfat Hoca!.."
diye bağırırlardı.
Basketbolda bambaşka bir haz, apayrı bir tat vardı. Hırsla oyunu karıştırıp tişörtlerimiz terden vücuda yapışana kadar oynuyorduk... (Zaten biraz da o yüzden üşütüp hastalanıp direkten döndüm.)
İlk aşkım evlendi çok oldu! Artık Simmel okumuyorum.
Gırgır dokuz yıl önce hiç edildi. Uğur Mumcu'yu alçakça katlettiler. NoktcCmn da adı ve ciltleri kaldı yadigâr! 12 yıldır İskenderun'u görmedim. Yaş otuza geldi.
İlk gençliğim çoktan bitti.
Aydan Siyavuş öldü. Meğer ne çok severmişim, elinde hep su şişesiyle kenardan takımını yönelen Koç'u. Bir zamanın bittiğini o ölünce anladım. Onca yıl, "üç
saniye kori-dorundaki" üç saniyeden daha hızlı geçti.
Hayat mola almadan "feyk atmaya" devam ediyor.
Döneminin güncel geyiği olan "sağlıklı yaşam için" birlikte gece koşulları, arasıra tavla oynama, okul çıkış heyecan dolu kısa süreli yürüyüşler dışında bir aşama kaydedememenin yanı sıra, aşık olduğum kişi İlhan Selçuk'la Ahmet Selçuk llkan'ı karıştıran bir kişiydi.
O dönem ilgimi çeken ikinci dişi bir roman kahramanıydı: Simmel'in Hepimiz Kardeş Olacağız kitabındaki Lilian! Belki de romanın erkek kahramanını ve de onun kardeşini çok etkilediği için ben de etkilenmiştim. Ayrıca Lilian'la, aşık olduğum kızdaki isim benzerliği de çok tuhaftı!
Hep aynı bakkaldan, hep aynı zamanda, cumartesi sabahları Gırgır dergisi alırdım. Dergiyi okuya okuya dönerdim eve. Babamdan Cumhuriyet okuma alışkanlığı o dönemlerde geçti bana. Bir de haftalık Nokta dergisine sardırdım.
İskenderun'daydık; havası her zaman nemli, yılda bir kez esen ve "çocuk uçurduğu" rivayet edilen "Yarıkkaya fırtınası" meşhur, akşam güneşi delirtici güzellikte olan iskenderun'da. Orası, ö zamana kadar tayinlerle geçmiş göçebe ömrümün en çok yaşadığım yeriydi. İskenderunspor'un renkleri turuncu-maviydi!
Yetmişlerde bitmiş çocukluğun yerini, düpedüz "ilk gençlik" almıştı. Alıp başını
yüzmeler, üstüste maç etmeler, Sezen Aksu'dan "Sen Ağlama", Yeni Türkü'den
"Telli Turna!"
İlk defa Nâzım Hikmet, ilk defa Deniz Gezmiş, ilk defa Yaşar Kemal, ikinci defa Orhan Veli! Ve "Çizgilerle Karl Marx!"
Ve "Atillâ ilhan'dan bıçak gibi çekilmiş sayısız mısra!"
Sinemalarda "ağlatan film" Şampiyon, Gramer Cramer'e Karşı, Fahriye Abla!
Televizyonda "Godfather" Marlon Brando ve de Niro, "Köşedönücü" Ferhan Şensoy, "irlandalı Kız"da ve "Savaş Rüzgârlarında Robert Mitchum, "Bisiklet Hırsızlan" ve TRT'de bobinleri karıştırılmış "Love Story!"
Bütün bunların dışında, "gerçek sevgilim" basketboldü. Belki de futboldan daha iyi becerdiğim için; turnikeli, "adam adama" savunmalı, smaçlı, "steps"li oyunun hastası oldum. Fakat asıl neden (binlerce yaşıtımda olduğu gibi) önce "Koç Rus"
yönetiminde çalışan Kuliç, Salamis, Gonza-les ve arkadaşlarından müteşekkil
"Beyaz Gölge", sonra da rahmetli Aydan Siyavuş yönetiminde Efe, Erman, Aytek ve arkadaşlarının oluşturduğu "Çalenç Kupası"nı kazanan milli takımdı.
Kudurmuşçasına oynardık.
O külçe gibi, simsiyah "sağlık toplarından" sonra siyah çizgili turuncu basketbol topu tenis topu kadar hafiflerdi. "Orijinal Konversler" hayal ederdik. "Voit" marka toplan olmadığı için "Vahit" adındaki taklidiyle idare edenler vardı! Beden Eğitimi öğretmeni Rıfat Hoca, birden Koç'a dönüşürdü, bizim lisenin çocukları Feli-çita ritmiyle "Rıfat Hoca!.. Rıfat Hoca!.."
diye bağırırlardı.
Basketbolda bambaşka bir haz, apayrı bir tat vardı. Hırsla oyunu karıştırıp tişörtlerimiz terden vücuda yapışana kadar oynuyorduk... (Zaten biraz da o yüzden üşütüp hastalanıp direkten döndüm.)
İlk aşkım evlendi çok oldu! Artık Simmel okumuyorum.
Gırgır dokuz yıl önce hiç edildi. Uğur Mumcu'yu alçakça katlettiler. NoktcCmn da adı ve ciltleri kaldı yadigâr! 12 yıldır İskenderun'u görmedim. Yaş otuza geldi.
İlk gençliğim çoktan bitti.
Aydan Siyavuş öldü. Meğer ne çok severmişim, elinde hep su şişesiyle kenardan takımını yönelen Koç'u. Bir zamanın bittiğini o ölünce anladım. Onca yıl, "üç
saniye kori-dorundaki" üç saniyeden daha hızlı geçti.
Hayat mola almadan "feyk atmaya" devam ediyor.
Çanakkale Savaşı Tarihi
Çanakkale savaşı, 18 Mart 1915 - 9 Ocak 1916 tarihleri
arasında gerçekleşmiştir. 18 Mart 1915 de başlayan ilk saldırı 9 ocak 1916
tarihinde karşı donanmanın ülkeyi tamamen terk etmesi ile son bulmuştur.
Birleşik Krallık ve Fransa gemilerinden oluşan bir donanma Boğaz'a geniş çaplı ilk saldırıları 1915 Şubat ayında başlatıldı. En güçlü saldırı ise 18 Mart 1915 günü uygulamaya konuldu. Ancak Birleşik Donanma ağır kayıplara uğradı ve deniz harekatından vazgeçilmek zorunda kalındı.
Deniz harekatıyla İstanbul'a ulaşılamayacağı anlaşılınca bir kara harekatıyla Çanakkale Boğazı'ndaki Osmanlı sahil topçu bataryalarını ele geçirmek planı gündeme getirilmiştir. Bu plan çerçevesinde hazırlanan İngiliz ve Fransız kuvvetleri 25 Nisan 1915 şafağında Gelibolu Yarımadası'nın güneyinde beş noktada karaya çıkarılmıştır.
İngiliz ve Fransız çıkarma kuvvetleri her ne kadar Seddülbahir ve Arıburnu sahillerinde köprübaşları oluşturmayı başardılarsa da Osmanlı kuvvetlerinin inatçı savunmaları ve zaman zaman giriştikleri karşı taarruzlar sonucunda Gelibolu Yarımadası'nı işgalde başarılı olamadılar.
Bunun üzerine sahildeki kuvvetler takviye edilmek için Arıburnu'nun kuzeyinde Suvla Koyu'na 6 Ağustos 1915 tarihinde yeni kuvvetlerle bir üçüncü çıkarma yapılmıştır. Ancak 9 Ağustos'ta Kurmay Albay Mustafa Kemal'in Birinci Anafartalar Muharebesi olarak bilinen karşı taarruzunda İngiliz Komutanlığı ihtiyat tümenini ateş hattına sürerek sahilde tutunmayı ancak başarabilmiştir.
Mustafa Kemal ertesi gün Kocaçimentepe – Conk Bayırı hattında yeni bir karşı taarruz gerçekleştirmişti, bu hattaki Anzak birliklerini de geri atmıştır. İngiliz ve Anzak kuvvetlerinin İkinci Anafartalar Muharebesi olarak bilinen genel taarruzları ise Osmanlı savunmasını aşamamıştır. Tüm bu gelişmelerin sonrasında İngiliz, Anzak ve Fransız kuvvetleri Gelibolu Yarımadasını 1915 yılı Aralık ayı içinde tahliye etmiştir.
Birleşik Krallık ve Fransa gemilerinden oluşan bir donanma Boğaz'a geniş çaplı ilk saldırıları 1915 Şubat ayında başlatıldı. En güçlü saldırı ise 18 Mart 1915 günü uygulamaya konuldu. Ancak Birleşik Donanma ağır kayıplara uğradı ve deniz harekatından vazgeçilmek zorunda kalındı.
Deniz harekatıyla İstanbul'a ulaşılamayacağı anlaşılınca bir kara harekatıyla Çanakkale Boğazı'ndaki Osmanlı sahil topçu bataryalarını ele geçirmek planı gündeme getirilmiştir. Bu plan çerçevesinde hazırlanan İngiliz ve Fransız kuvvetleri 25 Nisan 1915 şafağında Gelibolu Yarımadası'nın güneyinde beş noktada karaya çıkarılmıştır.
İngiliz ve Fransız çıkarma kuvvetleri her ne kadar Seddülbahir ve Arıburnu sahillerinde köprübaşları oluşturmayı başardılarsa da Osmanlı kuvvetlerinin inatçı savunmaları ve zaman zaman giriştikleri karşı taarruzlar sonucunda Gelibolu Yarımadası'nı işgalde başarılı olamadılar.
Bunun üzerine sahildeki kuvvetler takviye edilmek için Arıburnu'nun kuzeyinde Suvla Koyu'na 6 Ağustos 1915 tarihinde yeni kuvvetlerle bir üçüncü çıkarma yapılmıştır. Ancak 9 Ağustos'ta Kurmay Albay Mustafa Kemal'in Birinci Anafartalar Muharebesi olarak bilinen karşı taarruzunda İngiliz Komutanlığı ihtiyat tümenini ateş hattına sürerek sahilde tutunmayı ancak başarabilmiştir.
Mustafa Kemal ertesi gün Kocaçimentepe – Conk Bayırı hattında yeni bir karşı taarruz gerçekleştirmişti, bu hattaki Anzak birliklerini de geri atmıştır. İngiliz ve Anzak kuvvetlerinin İkinci Anafartalar Muharebesi olarak bilinen genel taarruzları ise Osmanlı savunmasını aşamamıştır. Tüm bu gelişmelerin sonrasında İngiliz, Anzak ve Fransız kuvvetleri Gelibolu Yarımadasını 1915 yılı Aralık ayı içinde tahliye etmiştir.
3 Ocak 2018 Çarşamba
Muhammed Ne Zaman Yaşadı
Muhammed doğduğunda, İsa’nın doğumundan 609 yıl geçmişti. Müslümanların inandığına göre onun doğduğu gün, binbir adet kilise kendiliğinden yıkılmıştı. Bu olay onun ilerde Hıristiyanlığı çok tehlikeli bir duruma koyacağının bir işareti idi.
Şimdi, Rum-ortodoks inancında kullanılan diller’den bahsetmek istiyorum.
Birincisi, Rum dilidir ki bununla kitaplar da yazılmıştır, Türklerde bu dile "Urrum" denilir. Sonra Reussen dili vardır ki "orrust" (Rus) derler. Üçüncüsü Bulgarca olup ona da "bulgar" tesmiye ederler. Wendische (Batı Slav) dillerinden olan dördüncü dil ise "arnaut"dur. Beşincisi Eflak’ın dilidir ki "İfflach-Eflak" denilir.
Altıncısı "lassen" (Ossetler) olup Müslümanlar "Afs" derler. Yedincisi Kuthia dilidir ki buna Thatt (Tat) derler. Sygun’a ise "ischerkas" (Çerkeş) diyorlar. Dokuzuncu dil, Abukasen’ların dili olup bu Müslümanlarda "appias" / Abaza ismini taşır. Onuncusu Gorchillas olup "kurtzi" (Gürcü) denilir. Onbirincisi Megrellen olup Türkler de aynı şekilde söylüyorlar.
Suriye inancı ile Rum-ortodoks inançları arasında sadece tek bir fark vardır. Bu yüzden Rumlar bunun ikisinin aynı olduğunu söylerler. Fakat Suriyeliler Jakobis’dirler yani Aziz Jakob’un inancına bağlıdırlar, buna göre her rahip, Tanrının vücudunu temsil eden (ve kilisede rahiplerce ağza koyulan) kaşeyi bizzat kendi eliyle hazırlamak zorundadır.
Bunu yapan "Hamur"u hazırlarken, sakalının tellerinden birini alır ve bunu kaşenin (Oblate) içine koyarsa onu Tanrının Vücudu, eti haline dönüştürmüş olur. Bu Rum (Ortodoks) inancına göre önemli bir farktır. Suriyeli rahiplerin kilisede seslendirdikleri veya okudukları şeyler Syrisch (Suriye) dilinde olup Rumca söylenmez.
Johannes Schiltberger
Türkler ve Tatarlar Arasında (1394-1427)
Şimdi, Rum-ortodoks inancında kullanılan diller’den bahsetmek istiyorum.
Birincisi, Rum dilidir ki bununla kitaplar da yazılmıştır, Türklerde bu dile "Urrum" denilir. Sonra Reussen dili vardır ki "orrust" (Rus) derler. Üçüncüsü Bulgarca olup ona da "bulgar" tesmiye ederler. Wendische (Batı Slav) dillerinden olan dördüncü dil ise "arnaut"dur. Beşincisi Eflak’ın dilidir ki "İfflach-Eflak" denilir.
Altıncısı "lassen" (Ossetler) olup Müslümanlar "Afs" derler. Yedincisi Kuthia dilidir ki buna Thatt (Tat) derler. Sygun’a ise "ischerkas" (Çerkeş) diyorlar. Dokuzuncu dil, Abukasen’ların dili olup bu Müslümanlarda "appias" / Abaza ismini taşır. Onuncusu Gorchillas olup "kurtzi" (Gürcü) denilir. Onbirincisi Megrellen olup Türkler de aynı şekilde söylüyorlar.
Suriye inancı ile Rum-ortodoks inançları arasında sadece tek bir fark vardır. Bu yüzden Rumlar bunun ikisinin aynı olduğunu söylerler. Fakat Suriyeliler Jakobis’dirler yani Aziz Jakob’un inancına bağlıdırlar, buna göre her rahip, Tanrının vücudunu temsil eden (ve kilisede rahiplerce ağza koyulan) kaşeyi bizzat kendi eliyle hazırlamak zorundadır.
Bunu yapan "Hamur"u hazırlarken, sakalının tellerinden birini alır ve bunu kaşenin (Oblate) içine koyarsa onu Tanrının Vücudu, eti haline dönüştürmüş olur. Bu Rum (Ortodoks) inancına göre önemli bir farktır. Suriyeli rahiplerin kilisede seslendirdikleri veya okudukları şeyler Syrisch (Suriye) dilinde olup Rumca söylenmez.
Johannes Schiltberger
Türkler ve Tatarlar Arasında (1394-1427)
İstanbul Tarihi 1
Konstantinopel (İstanbul) çok güzel, büyük ve gösterişli bir şekilde inşa edilmiş bir şehirdir. Surlarının uzunluğu kesin olarak söylenebilir ki on İtalyan mili uzunluğunda olup binbeşyüz kapısı vardır. Şehrin kesiti üçgen şeklindedir, bunun iki kenarı deniz tarafından çevrilmiştir. Rumlar, şehre "İstimboli", Türkler ise "Stampol" derler.
Karşıda "Pera" (Beyoğlu) şehri vardır ki Rumlar ve Müslümanlar buna "Kalathan" (Galata) ismini verirler. İki şehir arasında üç mil uzunluğunda ve yaklaşık olarak yarım mil genişliğindeki bir deniz kolu, körfez içeri uzanmaktadır. Kara yolu uzun olduğu için, bir şehirden diğerine bu körfez üzerinden geçilir.
Beyoğlu veya Galata Cenevizlilere aittir. Büyük İskender, iki denizin birbirine akmasını sağlamak için, kayalar ve dağlar arasında onbeş mil uzunluğunda bir kanal açtırmıştır.
Bu kanal, Büyük Deniz veya Karadeniz denilen ve Tuna ile birçok başka nehirlerin döküldüğü denize açılır. Buradan Kaffa’ya (Kefe), Alathena (?) ve Trabessand (Trabzon) ve Samson (Samsun) gibi bu denizin kenarında bulunan şehirlere gidilir. İstanbul yakınındaki deniz koluna Rumlar "Hellespont", Türkler ise "Poges" "Boghes" (Boğaz) derler.
İstanbul’un karşısında deniz kenarında bir iskele vardır ki Türklere ait olup ismi "Scutari"dir (Üsküdar). Türkler oradan karşıya geçerler. İstanbul’dan çok uzak olmayan güzel bir ovada "Troja" (Truva) vardır. Hâlâ, eskiden şehrin nerede olduğu gayet iyi görülmektedir.
İstanbul’daki İmparatorun, şehirde iki Sarayı vardır. Bunlardan biri çok güzel olup içi altın yaldız ve mermerlerle, zengin şekilde süslenmiştir. Sarayın önünde turnuvalar ve yapılacak diğer eğlenceler için büyük bir meydan vardır.
Orada uzun, yüksek bir mermer sütun üstünde İmparator Justinianus’un at üstünde bir heykeli bulunmaktadır. Bir şehirliye, bu heykelin neden yapıldığını sorduğumda, çanların yapıldığı bronzdan olup, at ve süvarinin yekpare dökülmüş olduğunu söyledi.
Johannes Schiltberger
Türkler ve Tatarlar Arasında (1394-1427)
Karşıda "Pera" (Beyoğlu) şehri vardır ki Rumlar ve Müslümanlar buna "Kalathan" (Galata) ismini verirler. İki şehir arasında üç mil uzunluğunda ve yaklaşık olarak yarım mil genişliğindeki bir deniz kolu, körfez içeri uzanmaktadır. Kara yolu uzun olduğu için, bir şehirden diğerine bu körfez üzerinden geçilir.
Beyoğlu veya Galata Cenevizlilere aittir. Büyük İskender, iki denizin birbirine akmasını sağlamak için, kayalar ve dağlar arasında onbeş mil uzunluğunda bir kanal açtırmıştır.
Bu kanal, Büyük Deniz veya Karadeniz denilen ve Tuna ile birçok başka nehirlerin döküldüğü denize açılır. Buradan Kaffa’ya (Kefe), Alathena (?) ve Trabessand (Trabzon) ve Samson (Samsun) gibi bu denizin kenarında bulunan şehirlere gidilir. İstanbul yakınındaki deniz koluna Rumlar "Hellespont", Türkler ise "Poges" "Boghes" (Boğaz) derler.
İstanbul’un karşısında deniz kenarında bir iskele vardır ki Türklere ait olup ismi "Scutari"dir (Üsküdar). Türkler oradan karşıya geçerler. İstanbul’dan çok uzak olmayan güzel bir ovada "Troja" (Truva) vardır. Hâlâ, eskiden şehrin nerede olduğu gayet iyi görülmektedir.
İstanbul’daki İmparatorun, şehirde iki Sarayı vardır. Bunlardan biri çok güzel olup içi altın yaldız ve mermerlerle, zengin şekilde süslenmiştir. Sarayın önünde turnuvalar ve yapılacak diğer eğlenceler için büyük bir meydan vardır.
Orada uzun, yüksek bir mermer sütun üstünde İmparator Justinianus’un at üstünde bir heykeli bulunmaktadır. Bir şehirliye, bu heykelin neden yapıldığını sorduğumda, çanların yapıldığı bronzdan olup, at ve süvarinin yekpare dökülmüş olduğunu söyledi.
Johannes Schiltberger
Türkler ve Tatarlar Arasında (1394-1427)
SAĞLIKLI “ÇİŞ” KARABORSADA!
1960’lı yılların başı Türkiye’nin zor yıllarıydı. Almanya’ya
işçi olarak gitme umudu ortaya çıkınca gitmek için yüz binlerce kişi başvurdu.
İş için en önemli koşullardan biri sağlıklı olmaktı.
Bu nedenle, sırası gelenler İş ve İşçi Bulma Kurumu’nun büyük şehirlerindeki merkezlerinde sıkı bir sağlık taramasından geçiriliyordu.
Sonuçta, sağlamlar çürüklerden ayrılıyordu. Sağlam çıkamayanların oranı beşte birdi. Kısa boy bile umutların bitmesi için geçerli neden olabiliyordu.
Bazı konularda ise işi garantiye almanın yolları vardı. O günlerde İş ve İşçi Bulma Kurumu’nun arkasındaki sokakta karaborsa “çiş” satılıyordu.
Kendi idrarlarının bozuk çıkabileceğinden korkanlar “normal idrar”dan alıyor, tahlil için “sağlam garantili” bu idrarları götürüyorlardı.
Bu nedenle, sırası gelenler İş ve İşçi Bulma Kurumu’nun büyük şehirlerindeki merkezlerinde sıkı bir sağlık taramasından geçiriliyordu.
Sonuçta, sağlamlar çürüklerden ayrılıyordu. Sağlam çıkamayanların oranı beşte birdi. Kısa boy bile umutların bitmesi için geçerli neden olabiliyordu.
Bazı konularda ise işi garantiye almanın yolları vardı. O günlerde İş ve İşçi Bulma Kurumu’nun arkasındaki sokakta karaborsa “çiş” satılıyordu.
Kendi idrarlarının bozuk çıkabileceğinden korkanlar “normal idrar”dan alıyor, tahlil için “sağlam garantili” bu idrarları götürüyorlardı.
VAHDETTİN’İN TALİHİ Mİ, TALİHSİZLİĞİ Mİ?
V. Mehmet Reşat Osmanlı padişahı olduğunda, Abdülaziz’in oğlu
Yusuf İzzettin Efendi veliahttı. Yaş olarak da VI. Mehmet Vahdettin’den büyüktü.
Ama işe bakın ki, Yusuf İzzettin’in beklenmedik ölümü üzerine (Zincirlikuyu’daki köşkünde ölü bulunmuştur) tahta geçme sırası VI. Mehmet Vahdettin’e geçti ve Vahdettin, Osmanlı’nın son padişahı olma talihsizliğini yaşadı.
Yusuf İzzettin Efendi döneminde şehzadelerin tahta çıkana kadar çocuk sahibi olmamaları kuralı geçerliydi ve Efendi bu kurala aykırı olarak doğmuştu.
Bu nedenle babasının tahta çıktığı 1861 yılına kadar dört yıl boyunca varlığı herkesten gizlendi.
Ama işe bakın ki, Yusuf İzzettin’in beklenmedik ölümü üzerine (Zincirlikuyu’daki köşkünde ölü bulunmuştur) tahta geçme sırası VI. Mehmet Vahdettin’e geçti ve Vahdettin, Osmanlı’nın son padişahı olma talihsizliğini yaşadı.
Yusuf İzzettin Efendi döneminde şehzadelerin tahta çıkana kadar çocuk sahibi olmamaları kuralı geçerliydi ve Efendi bu kurala aykırı olarak doğmuştu.
Bu nedenle babasının tahta çıktığı 1861 yılına kadar dört yıl boyunca varlığı herkesten gizlendi.
ZÜHTÜPAŞA’NIN OKUL YÖNETİMİ
Kadıköy’de, Fenerbahçe Stadı’nın karşısındaki Zühtüpaşa
Mahallesi’ne adını veren II. Abdülhamit’in Maliye ve Maarif Nazırı (Maliye ve
Milli Eğitim Bakanı) Ahmet Zühtü Paşa elli dönüm arazi içinde kırk odalı bir
köşk yaptırıp Kızıltoprak’a yerleşmişti.
Rivayet odur ki milli eğitimde yaşanan sıkıntıların üst üste geldiği bir dönemde Ahmet Zühtü Paşa: “Şu okullar olmasa milli eğitimi ne güzel idare ederdim!” demiştir.
Rivayet odur ki milli eğitimde yaşanan sıkıntıların üst üste geldiği bir dönemde Ahmet Zühtü Paşa: “Şu okullar olmasa milli eğitimi ne güzel idare ederdim!” demiştir.
Türklerin Bilinmeyen Tarihi
ICANAS Sempozyumunda Türklerin Bilinmeyen Tarihini
Açıkladı.
Yazıyı Türklerin bulduğunu bilimsel olarak ispatlayan Kazım Mirşan alfabelerin kökeninin Türkçe olduğu teziyle de dikkatleri üzerinde topladı. Etrüsk yazısını ilk kez Kazım Mirşan okudu.
Kazım Mirşan 1919 yılında Doğu Türkistan’ın İli Nehri üzerindeki Kulca Kentinde doğdu. Ömrünü Türk dünyası ile ilgili bilimsel araştırmalara adadı. Yazıyı Türklerin bulduğu alfabelerin kökeninin Türkçe olduğu gibi ilginç tezler ortaya atarak tüm dünyada tartışmalar yarattı.
Türkiye’nin 12 yıldızından biri
Sosyal bilimler alanında dünyanın sayılı organizasyonları arasında yer alan ICANAS bilim kültür ve sanat alanında Türkiye’ye katkıda bulunanları unutmadı. Türk tarihi üzerine yaptığı bilimsel araştırmalar ile tanınan Kazım Mirşan’a ’onur ödülü’ takdim etti.
Uluslararası Asya ve Kuzey Afrika Çalışmaları Kongresi’nin (ICANAS) Ankara’da yapılan 38’inci toplantısında 12 kişiye ’onurluk’ ödülü (12 yıldız ödülü) verildi.
Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu öncülüğünde gerçekleştirilen ve sosyal bilimler alanında dünya çapında organizasyonlar arasında gösterilen ICANAS’ta bilim fikir ve düşünce dünyasının aydınlatılmasına çok değerli katkılarda bulunmuş bilim adamları da unutulmadı. 67 ülkeden 1800 bilim adamını buluşturan kongrede 80 yaşını aşmış 12 bilim ve sanat dünyasının yıldızına ödül verildi.
Bu isimler arasında arasında Araştırmacı-Yazar ve teorisyen Kazım Mirşan da vardı. Türk tarihi üzerine yaptığı araştırmalarla tanınan Mirşan Doğu Türkistan’ın İli Nehri üzerindeki Kulca Kentinde 1919’da dünyaya geldi. 1932’de öğrenimine İstanbul’da devam etti.
Almanya’da Berlin Üniversitesi’nde ve İstanbul Teknik Üniversitesi’nde inşaat yüksek mühendisliği okudu. Almanca Rusça İngilizce ve Türk lehçeleri; (Tatarca Özbekçe Başkurtça Tarançıca Kaşkarlıkça ’yani Uygurca’ Kazakça Kırgızca Azerice Türkiye Türkçesi ile kendi ana lehçesi olan Tümenlikçe) dışında Yunanca Latince ve İtalyancayı meslek araştırmalarına yarayacak kadar bilen Mirşan hayatının büyük bir kısmını Türk tarihi ile ilgili yeni tezler ortaya atarak büyük tartışmalara yol açtı. ’Etrüsk Yazısı’nı dünyada ilk defa okuyan Mirşan ’Orhon-Selene Yazıtları’ üzerinde de incelemelerde bulundu.
Türk tarihiyle ilgili tartışma yaratacak yeni teoriler öne sürdü. Atlantis olarak bilinen mitolojik uygarlığa ilişkin yeni iddialar ortaya attı.
Hayatını bilimsel araştırmalara adayan Kazım Mirşan Türk tarihi ile ilgili yeni tezler ortaya atarak tartışmalara yol açtı. ’Etrüsk Yazısı’nı dünyada ilk defa okuyan kişi olarak bilinen Mirşan ’Orhon-Selene Yazıtları’ üzerinde de incelemelerde bulundu.
Türkler devlet kurmada en önemli medeniyetlerden
Araştırmacı-Yazar Kazım Mirşan Türk tarihinin seyrinin en önemli noktasının Türklerin devlet kurma ve idare etme özelliği olduğunu kaydetti. Türk tarihi üzerine yaptığı araştırmalarla tanınan Kazım Mirşan Türklerin Anadolu’dan Avrupa’ya kadar geniş bir coğrafyada etkinliklerini sürdürdüklerini belirterek şunları söyledi: "Türkler her zaman devlet kurmada ve idare etmede en önemli medeniyetlerden biri olmuşlardır.
Devlet kurma ve idare etmek bir sanattır. Türkler de bunu en iyi yapan medeniyettir. Türklerin tarihteki kaynaklarına baktığımızda çok geniş ve sağlam bir haberleşme ağının olduğunu görmekteyiz. Türk hakanları sınır boylarında olan her şeyden haberdar olmaktaydı. Bunun yanında sınır boylarında Türk hakanı adına karar verebilecek biri mutlaka olurdu. Devlet yönetmenin en temel unsurlarından bir tanesinin haberleşme ağının sağlam olmasıdır ki tarihte bunu Türkler ortaya koymuştur."
Türklerde yönetim sanatının tecrübeye dayandığını vurgulayan Mirşan son kitabında özellikle bundan bahsettiğini belirtti. Türklerin Çinlilerden çok önce kağıt üzerine fırçayla yazı yazdıklarını ve bunun örneğine çok rastlanmadığını anlatan Mirşan "Yazılanlardan şunları öğreniyoruz. Türkler Tanrıya çok değer veriyorlar. Örneğin bir gün yolda yürürken Tanrı’yla karşılaştığını yazmış ve bu ona saadet getirmiş. Diğer medeniyetlerde bunun örneği yoktur. Türkler Tanrı ile olan ilişkilerinde her zaman sevgi ve saygı çerçevesinde hareket ediyorlar ve bunu da dile getiriyorlar" dedi.
Devlet kurmanın ve idare etmenin bir sanat olduğunu ifade eden Mirşan "Tarihteki kaynaklara baktığımızda Türklerin çok geniş ve sağlam bir haberleşme ağının olduğunu görmekteyiz. Türk hakanları sınır boylarında herşeyden haberdardı" diyor.
Bilinen ilk Türk devleti Hun İmparatorluğu Değil
Kazım Mirşan ve Haluk Tarcan tarafından ortaya çıkarılan yeni bir tez Türk tarih dünyasını karıştıracak cinsten. Mirşan ile Tarcan bilinen ilk Türk devleti olan Hun İmparatorluğu’nun ilk Türk devleti olmadığı ilk Türk devletinin Bir Oy Bil olduğu görüşünde. Ardından At Oy Bil Türükbil (karşılığı: Göktürk) gelir.
Türk tarihinin çok eskilere dayanması gerektiğini gösteren en büyük delil ise; Orhun kitabeleridir. Çünkü Orhun kitabelerinde kullanılan dil ve noktalama işaretleri bu dilin en gelişmiş hali olduğu sonucuna götürmektedir. Böyle bir dilin oluşabilmesi için en az 3000 yıl geriye gidilmesi gerekir.
Bugün Çin sınırları içerisinde 300 metre boyunda piramitler bulunduğu ve bu piramitlerin Mısır’dan çok önce inşa edildiği tespit edilmiştir. Mısır’ın dip kültüründe de Türkler olduğu iddia edilmektedir. Hazırladığı çalışmalarda İngiltere’nin Başkenti Londra’da bulunan kütüphanedeki belgelerden yararlandığını da belirten Mirşan "Macar Türkolog Aurel Stein yaptığı araştırmalar sonucunda Türk tarihine ait orijinal belgeler bu kütüphanede yer bulmuş. Şimdi biz de bu belgeleri derleyerek Türk tarihine ait bilinmeyen dönemlere ışık tutuyoruz" dedi.
İlk Türk devletinin Bir Oy Bil olduğunu savunan Mirşan ardından At Oy Bil Türükbil ’in (karşılığı: Göktürk) geldiğini kaydediyor. Mirşan’a göre Türk tarihinin çok eskilere dayanması gerektiğini gösteren en büyük delil ise Orhun kitabeleri
Alfabelerin Kökeni Türkçe
Kazım Mirşan yaptığı çalışmalar sonucunda tarihe dönük bilimsel iddialarda bulundu. Mirşan Türkler’in Çinliler’den çok daha önce kağıt üzerine fırçayla yazı yazdıklarını ve bunun örneğine çok rastlanmadığını ifade etti.
İşte Mirşan’ın tarihçileri şaşırtacak iddialarından bazıları:
* Türk Tarihi M.Ö 16.000’li yıllara dayanıyor.
* Yazı M.Ö 16.000 yılında Türkler tarafından icat edildi.
* Tüm dünya alfabelerinin kökeni Türk alfabesidir.
* Kürtçe’nin Ön-Türkçe’den sözcükler barındırdığı gibi bu sözcükleri Arapça ve Farsça’ya da taşımıştır.
* Anadolu’da da Ön-Türkçe yazıtlar bulunmaktadır.
* Latin Yunan Fenike ve Kril alfabeleri Ön-Türkçe’den oluşmuştur.
* Roma’nın küllerinden kurulduğu medeniyet olan Etrüskler Türk’tür. (Etrüskçe yazıtlar ilk defa 2004 senesinde Kazım Mirşan tarafından çözümlenmiştir.)
* Etrüskçe Türkçe’dir
* Skandinavya ve Avrupa’da 5000’den fazla Türkçe yazıt bulunmaktadır.
* Türklerle Almanlar (Cermenler) akrabadır.
* Mısır’daki eşteşlerinden 2000 yıl daha eski ve iki kat daha büyük olan ve şu anda yasaklanmış bölgede bulunan piramitler Türkler tarafından yapılmıştır.
Türkler’in Çinliler’den çok önce kağıt üzerine fırçayla yazı yazdıklarını anlatan Mirşan daha da ileriye giderek tüm dünya alfabelerinin kökeninin Türk alfabesi olduğunu savunuyor. Mirşan ayrıca "Etrüskçe Türkçe’dir Türklerle Almanlar akrabadır" diyor.
Türklerin Anadolu’ya Giriş Tarihi 1071’den Çok Önce
Araştırmacı yazar Mirşan’ın iddiaları bununla da sınırlı değil. Mirşan’a göre Japon ve Çin medeniyetinin dip kültüründe M.Ö. 4000 yıllarında Orta Asya’dan göçen Türklerin etkisi var.
Ayrıca Türkler’in Anadolu’ya gelmeleri 1071’e değil M.Ö. 7000 yıllarına kadar gidiyor. Çevresi denizle çevrili Anadolu’yu sürekli besleyen Türk göçleri buraya sıkışmışlar ve Türk varlığını tesis etmişlerdir. Oğuzlar Anadolu’ya geldiklerinde karşılarında aynı dili konuşan pek çok Türk grubu ile karşılaşmış.
Mirşan M.Ö. 10 bin yıllarında ılıman iklim ve büyük göllerin olduğu anlaşılan Orta Asya’nın kuruması ve çölleşmesiyle Türk gruplarının çevre ülkelere yayıldığını ve diğer kültürlere etki yaptıklarını ifade ediyor. Mirşan Bering Boğazı’ndan geçen bu grupların Kızılderili kültürlerinin diplerinde de etkili olduğunu belirtiyor.
Yazıyı Türklerin bulduğunu bilimsel olarak ispatlayan Kazım Mirşan alfabelerin kökeninin Türkçe olduğu teziyle de dikkatleri üzerinde topladı. Etrüsk yazısını ilk kez Kazım Mirşan okudu.
Kazım Mirşan 1919 yılında Doğu Türkistan’ın İli Nehri üzerindeki Kulca Kentinde doğdu. Ömrünü Türk dünyası ile ilgili bilimsel araştırmalara adadı. Yazıyı Türklerin bulduğu alfabelerin kökeninin Türkçe olduğu gibi ilginç tezler ortaya atarak tüm dünyada tartışmalar yarattı.
Türkiye’nin 12 yıldızından biri
Sosyal bilimler alanında dünyanın sayılı organizasyonları arasında yer alan ICANAS bilim kültür ve sanat alanında Türkiye’ye katkıda bulunanları unutmadı. Türk tarihi üzerine yaptığı bilimsel araştırmalar ile tanınan Kazım Mirşan’a ’onur ödülü’ takdim etti.
Uluslararası Asya ve Kuzey Afrika Çalışmaları Kongresi’nin (ICANAS) Ankara’da yapılan 38’inci toplantısında 12 kişiye ’onurluk’ ödülü (12 yıldız ödülü) verildi.
Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu öncülüğünde gerçekleştirilen ve sosyal bilimler alanında dünya çapında organizasyonlar arasında gösterilen ICANAS’ta bilim fikir ve düşünce dünyasının aydınlatılmasına çok değerli katkılarda bulunmuş bilim adamları da unutulmadı. 67 ülkeden 1800 bilim adamını buluşturan kongrede 80 yaşını aşmış 12 bilim ve sanat dünyasının yıldızına ödül verildi.
Bu isimler arasında arasında Araştırmacı-Yazar ve teorisyen Kazım Mirşan da vardı. Türk tarihi üzerine yaptığı araştırmalarla tanınan Mirşan Doğu Türkistan’ın İli Nehri üzerindeki Kulca Kentinde 1919’da dünyaya geldi. 1932’de öğrenimine İstanbul’da devam etti.
Almanya’da Berlin Üniversitesi’nde ve İstanbul Teknik Üniversitesi’nde inşaat yüksek mühendisliği okudu. Almanca Rusça İngilizce ve Türk lehçeleri; (Tatarca Özbekçe Başkurtça Tarançıca Kaşkarlıkça ’yani Uygurca’ Kazakça Kırgızca Azerice Türkiye Türkçesi ile kendi ana lehçesi olan Tümenlikçe) dışında Yunanca Latince ve İtalyancayı meslek araştırmalarına yarayacak kadar bilen Mirşan hayatının büyük bir kısmını Türk tarihi ile ilgili yeni tezler ortaya atarak büyük tartışmalara yol açtı. ’Etrüsk Yazısı’nı dünyada ilk defa okuyan Mirşan ’Orhon-Selene Yazıtları’ üzerinde de incelemelerde bulundu.
Türk tarihiyle ilgili tartışma yaratacak yeni teoriler öne sürdü. Atlantis olarak bilinen mitolojik uygarlığa ilişkin yeni iddialar ortaya attı.
Hayatını bilimsel araştırmalara adayan Kazım Mirşan Türk tarihi ile ilgili yeni tezler ortaya atarak tartışmalara yol açtı. ’Etrüsk Yazısı’nı dünyada ilk defa okuyan kişi olarak bilinen Mirşan ’Orhon-Selene Yazıtları’ üzerinde de incelemelerde bulundu.
Türkler devlet kurmada en önemli medeniyetlerden
Araştırmacı-Yazar Kazım Mirşan Türk tarihinin seyrinin en önemli noktasının Türklerin devlet kurma ve idare etme özelliği olduğunu kaydetti. Türk tarihi üzerine yaptığı araştırmalarla tanınan Kazım Mirşan Türklerin Anadolu’dan Avrupa’ya kadar geniş bir coğrafyada etkinliklerini sürdürdüklerini belirterek şunları söyledi: "Türkler her zaman devlet kurmada ve idare etmede en önemli medeniyetlerden biri olmuşlardır.
Devlet kurma ve idare etmek bir sanattır. Türkler de bunu en iyi yapan medeniyettir. Türklerin tarihteki kaynaklarına baktığımızda çok geniş ve sağlam bir haberleşme ağının olduğunu görmekteyiz. Türk hakanları sınır boylarında olan her şeyden haberdar olmaktaydı. Bunun yanında sınır boylarında Türk hakanı adına karar verebilecek biri mutlaka olurdu. Devlet yönetmenin en temel unsurlarından bir tanesinin haberleşme ağının sağlam olmasıdır ki tarihte bunu Türkler ortaya koymuştur."
Türklerde yönetim sanatının tecrübeye dayandığını vurgulayan Mirşan son kitabında özellikle bundan bahsettiğini belirtti. Türklerin Çinlilerden çok önce kağıt üzerine fırçayla yazı yazdıklarını ve bunun örneğine çok rastlanmadığını anlatan Mirşan "Yazılanlardan şunları öğreniyoruz. Türkler Tanrıya çok değer veriyorlar. Örneğin bir gün yolda yürürken Tanrı’yla karşılaştığını yazmış ve bu ona saadet getirmiş. Diğer medeniyetlerde bunun örneği yoktur. Türkler Tanrı ile olan ilişkilerinde her zaman sevgi ve saygı çerçevesinde hareket ediyorlar ve bunu da dile getiriyorlar" dedi.
Devlet kurmanın ve idare etmenin bir sanat olduğunu ifade eden Mirşan "Tarihteki kaynaklara baktığımızda Türklerin çok geniş ve sağlam bir haberleşme ağının olduğunu görmekteyiz. Türk hakanları sınır boylarında herşeyden haberdardı" diyor.
Bilinen ilk Türk devleti Hun İmparatorluğu Değil
Kazım Mirşan ve Haluk Tarcan tarafından ortaya çıkarılan yeni bir tez Türk tarih dünyasını karıştıracak cinsten. Mirşan ile Tarcan bilinen ilk Türk devleti olan Hun İmparatorluğu’nun ilk Türk devleti olmadığı ilk Türk devletinin Bir Oy Bil olduğu görüşünde. Ardından At Oy Bil Türükbil (karşılığı: Göktürk) gelir.
Türk tarihinin çok eskilere dayanması gerektiğini gösteren en büyük delil ise; Orhun kitabeleridir. Çünkü Orhun kitabelerinde kullanılan dil ve noktalama işaretleri bu dilin en gelişmiş hali olduğu sonucuna götürmektedir. Böyle bir dilin oluşabilmesi için en az 3000 yıl geriye gidilmesi gerekir.
Bugün Çin sınırları içerisinde 300 metre boyunda piramitler bulunduğu ve bu piramitlerin Mısır’dan çok önce inşa edildiği tespit edilmiştir. Mısır’ın dip kültüründe de Türkler olduğu iddia edilmektedir. Hazırladığı çalışmalarda İngiltere’nin Başkenti Londra’da bulunan kütüphanedeki belgelerden yararlandığını da belirten Mirşan "Macar Türkolog Aurel Stein yaptığı araştırmalar sonucunda Türk tarihine ait orijinal belgeler bu kütüphanede yer bulmuş. Şimdi biz de bu belgeleri derleyerek Türk tarihine ait bilinmeyen dönemlere ışık tutuyoruz" dedi.
İlk Türk devletinin Bir Oy Bil olduğunu savunan Mirşan ardından At Oy Bil Türükbil ’in (karşılığı: Göktürk) geldiğini kaydediyor. Mirşan’a göre Türk tarihinin çok eskilere dayanması gerektiğini gösteren en büyük delil ise Orhun kitabeleri
Alfabelerin Kökeni Türkçe
Kazım Mirşan yaptığı çalışmalar sonucunda tarihe dönük bilimsel iddialarda bulundu. Mirşan Türkler’in Çinliler’den çok daha önce kağıt üzerine fırçayla yazı yazdıklarını ve bunun örneğine çok rastlanmadığını ifade etti.
İşte Mirşan’ın tarihçileri şaşırtacak iddialarından bazıları:
* Türk Tarihi M.Ö 16.000’li yıllara dayanıyor.
* Yazı M.Ö 16.000 yılında Türkler tarafından icat edildi.
* Tüm dünya alfabelerinin kökeni Türk alfabesidir.
* Kürtçe’nin Ön-Türkçe’den sözcükler barındırdığı gibi bu sözcükleri Arapça ve Farsça’ya da taşımıştır.
* Anadolu’da da Ön-Türkçe yazıtlar bulunmaktadır.
* Latin Yunan Fenike ve Kril alfabeleri Ön-Türkçe’den oluşmuştur.
* Roma’nın küllerinden kurulduğu medeniyet olan Etrüskler Türk’tür. (Etrüskçe yazıtlar ilk defa 2004 senesinde Kazım Mirşan tarafından çözümlenmiştir.)
* Etrüskçe Türkçe’dir
* Skandinavya ve Avrupa’da 5000’den fazla Türkçe yazıt bulunmaktadır.
* Türklerle Almanlar (Cermenler) akrabadır.
* Mısır’daki eşteşlerinden 2000 yıl daha eski ve iki kat daha büyük olan ve şu anda yasaklanmış bölgede bulunan piramitler Türkler tarafından yapılmıştır.
Türkler’in Çinliler’den çok önce kağıt üzerine fırçayla yazı yazdıklarını anlatan Mirşan daha da ileriye giderek tüm dünya alfabelerinin kökeninin Türk alfabesi olduğunu savunuyor. Mirşan ayrıca "Etrüskçe Türkçe’dir Türklerle Almanlar akrabadır" diyor.
Türklerin Anadolu’ya Giriş Tarihi 1071’den Çok Önce
Araştırmacı yazar Mirşan’ın iddiaları bununla da sınırlı değil. Mirşan’a göre Japon ve Çin medeniyetinin dip kültüründe M.Ö. 4000 yıllarında Orta Asya’dan göçen Türklerin etkisi var.
Ayrıca Türkler’in Anadolu’ya gelmeleri 1071’e değil M.Ö. 7000 yıllarına kadar gidiyor. Çevresi denizle çevrili Anadolu’yu sürekli besleyen Türk göçleri buraya sıkışmışlar ve Türk varlığını tesis etmişlerdir. Oğuzlar Anadolu’ya geldiklerinde karşılarında aynı dili konuşan pek çok Türk grubu ile karşılaşmış.
Mirşan M.Ö. 10 bin yıllarında ılıman iklim ve büyük göllerin olduğu anlaşılan Orta Asya’nın kuruması ve çölleşmesiyle Türk gruplarının çevre ülkelere yayıldığını ve diğer kültürlere etki yaptıklarını ifade ediyor. Mirşan Bering Boğazı’ndan geçen bu grupların Kızılderili kültürlerinin diplerinde de etkili olduğunu belirtiyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






